44. İstanbul Film Festivali Günlükleri: Dikkat Çekenler

İstanbul için ilkbaharın habercisi olan ve bu yıl 44’üncü kez gerçekleştirilen İstanbul Film Festivali’nin toplam 12 gün sürecek maratonu 11 Nisan’da başladı. Festivalin ilk günlerinde kapalı ve yağmurlu hava şartlarından dolayı ilkbaharın o içimizi ferahlatan güneşli günlerinden uzak kalsak da dünyanın farklı coğrafyalarından hikâyelerle tanışmak paha biçilmez bir deneyim oluyor. Bu noktada kendi adıma festivalin bu yılı ayrı bir önem taşıyor çünkü ilk kez üniversite zamanında 2016’da (35. İstanbul Film Festivali) katıldığım etkinlikte 10’uncu yılım. Festivali özellikle yeni keşifler yapmak, yüzlerce kişiyle aynı salonda benzer tepkileri vermek ve son derece yoğun geçen iş yaşamı arasında mola vermek için önemli bir fırsat olarak gören bir sinemasever olarak bu yıl da ilk günlerden itibaren film maratonuma başladım. Bu süreçte izleyip dikkatimi çeken ve beğenimi kazanan filmleri de bu vesileyle festival günlükleri şeklinde paylaşarak kısaca yorumlayacağım. Bu vesileyle festival günlerimin ilkinde yedi filme yer vermek isterim. Keyifli okumalar dilerim.
44. İstanbul Film Festivali’nden
Köln 75

Festivale keyifli bir filmle başlangıç yapmak, geri kalan günler için de motive edici bir durum hiç kuşkusuz. Yönetmenliğini Ido Fluk’un yaptığı Köln 75 de festivale bundan daha iyi bir başlangıç sunamazdı sanıyorum. Keith Jarrett’ın 1975 tarihli The Köln Concert albümünün heyecan dolu gerçek hikâyesini anlatan film, sanatçının 24 Ocak 1975’te Köln opera binasında verdiği efsanevi konsere odaklanıyor. Caz tarihine geçen azimli ve genç bir organizatörün tutku, hırs ve hedefe ilerleme yolculuğundaki kararlığını müziğin ritmine ayak uyduran dinamik bir senaryoyla aktaran film, takip etmesi son derece keyifli bir biyografi örneği sunuyor. Gerek Keith Jarrett gerekse Vera Brandes’in hikâyesine dengeli bir şekilde yaklaşan Fluk, özellikle zaman zaman dördüncü duvarı yıkan anlatım tercihiyle doğru yola saparken dönemin Almanya’sında caz müziğe olan bakış açısına dair de izlenimler sunuyor. Bu noktada Brandes rolünde karşımıza çıkan Mala Emde’nin enerjisi, zaten coşkulu olan anlatımı daha da yukarı taşıyor. Müziğin kırık bir piyano dahil olmak üzere tüm olumsuz koşullara rağmen notalar olduğu sürece varlığını sürdüreceğine dair etkileyici bir hikâye. Efsane konser ve albüme 50’nci yılında bir saygı duruşu. Caz tarihinin en çok satan solo albümü ve en çok satan piyano albümü olan The Köln Concert’ın hikâyesini merak edenler, albümü dinlerken bir yandan da buradan okuyabilir.














