Aidiyet Kavramı Üzerine: Amatör Bir Monolog

Bir yere aidiyet kurmak için kaç gün kalmak gerekir? Kaç kişi tanımak ya da haritasız yol bulmak mı önemli bir kıstas yoksa kaybolsan da kayıp hissetmemek mi… Ya da ben burada yaşarım demeden de bir yere benim şehrim, ülkem diyebilir miyiz? Bu soruların cevabını bu yazıda veremeyeceğim çünkü hala ben de bilmiyorum. Sizinle bu yazıda Roma ve Napoli seyahatlerim boyunca aidiyet hakkında not ettiğim düşüncelerimin derlemesini paylaşacağım. Tabii bu konuya yıllarını vermiş bir sosyal bilimci ya da klinik psikolog olmadığım için ne kadar ‘doğru’ düşünüyorum, bu yazdıklarıma ne kadar yakın hissedersiniz, ne kadarına katılırsınız tahmin edemiyorum… Ama başlıkta da dediğim gibi bu yaptığım amatör monoloğu sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca yazım boyunca bana aidiyet kavramını çağrıştıran çok sevdiğim ressamların çok sevdiğim eserlerini sizinle paylaşacağım. Hadi gelin yazıya yakından bakalım?
Bir yere ait olmak, özgürlük duygusuyla denge içinde olmanın zorlu bir deneyimi olarak karşımıza çıkabilir, en azından benim bu şekilde karşıma çıkıyor. İnsan doğası, hem özgürlüğe hem de aidiyet duygusuna doğru çekilir. Bazen, insanlar özgürlüğün getirdiği heyecanı ve serbestliği ararken, diğer yandan da bir yerde kök salmak ve bağlılık hissetmek isteyebilirler (sıklıkla hissettiğim bir ikilem diyebilirim). İşte bu durum, insanın içsel çatışmalarının odak noktasıdır desem çok abartmış olmam diye umuyorum. Bir yanda özgürlük arzusu insanı dış dünyaya açar, yeni deneyimler aramaya iter. Diğer yanda ise ait olma arzusu insanı belirli bir topluluğa, bir yere bağlamak ister. Bu, insanın güvende hissetme ve anlam bulma arzusunun bir yansımasıdır. Bu duygular birbiriyle çelişse de bir yandan da birbirini tamamlar. Ancak, bu denge her zaman kolay bulunmaz.








