İsyan Eden Tiratlar: Tiyatronun Baş Kaldıran Sözleri

“Bugün, varolanı resmetmeye çalışmak, umudu teşvik eden bir direniş eylemidir.” diyor J. Berger Sanatla Direniş kitabında. Ve devam ediyor: “Direniş eylemi, sadece bize sunulan dünya resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır. Cehennem içeriden geçersiz ilan edildiğinde, cehennemliği son bulur.” Şimdilerde ben de yaşamın tekrar eden sahnelerinde, cevapları genellikle sanat aracılığı ile bulmaya çalışıyorum çoğu insan gibi. Hayat ile her zaman kol kola hareket eden sanatın, ne dediği çok farklı yorumlanabilse de sanatçının –ya da herhangi bir anlatıcının– sadece olan biteni anlatmasının bile başlı başına bir direniş olduğu üzerine düşündüğüm bir dönemdeyim. Yaşadığımız sistem, çoğu zaman gerçeği çarpıtarak, unutturarak ya da göz ardı ederek işlese de gerçeği yeniden görünür kılmak, resmetmek, bu unutturma düzenine karşı net bir duruş aslında. Ben de hazır bir süredir tiratlarla haşır neşirken “sanatla direnmek” kavramını sevdiğim birkaç isyankar tirat üzerinden anlatmak istedim.

Bu yıl tiyatro izleyiciliğinden tiyatro öğrenciliğine adım attığım bir dönem oldu. Aldığım eğitimle birlikte duruşu, diksiyonu, sahnede var olmayı, sınırlarımı zorlamayı, bedenimle kurduğum ilişkiyi yeniden şekillendirmeyi ve benliğimin farklı hallerini keşfetmeyi deneyimlerken sayısız tiratla da tanışma fırsatı yakaladım. Bambaşka bir dünyanın kapıları aralandı önümde; isyan eden kadınlar vardı, hakkını arayan çiftçiler, çocuklarını kaybeden anneler vardı, halkı yoksullukla mücadele ederken zevk-ü sefa içinde olan krallar, kralların etrafında pıtrak gibi çoğalan soytarılar ve fonda kaybın sonsuz kederi vardı, haklı isyanlar ve gelenler- geçenlerin arasında bitip tükenmeyen haksızlıklar…










