Güler yüzlü bir karşılama ile yukarı çıkıyorsunuz, mutfağın içinden geçerek (mutfaktan geçerken mutfaktaki tüm ekip o anda işini bırakıyor ve bizi son derece kibar bir şekilde selamlayarak, “hoş geldiniz” diyor) masanıza doğru gidiyorsunuz.
Gün batımında boğaz manzaralı, terasa açılan bir masaya oturuyoruz. Servisimizi yapacak kişi sıradan, siyah beyaz olmayan bir kıyafetle yanımıza geliyor ve restoran hakkında bilgi verirken, neye alerjimiz olduğunu veya neyi sevmediğimizi soruyor çünkü getirecekleri course’lar arasında sizin sevmediğiniz bir yemek varsa o zaman size onun alternatifi olan bir başka course geliyor. Bizim menümüzün adı “Büyük Göç”, Anadolu yemeklerinden esinlenerek hazırlanmış bir menü. Genel bir giriş yapıp, bizlere bilgi verildikten sonra en sevdiğim kısma şarap seçimine geliyoruz. Şarabı menüden bakıp seçmiyorsunuz, bu sırada sommelier Gökhan Bey geliyor ve sizin damak zevkinize göre sizin şarabınızı seçip, “en iyi tadım kadehi” seçilen şık kadehlerde şarabınızı getiriyor. Ve başlıyoruz…
İlk olarak, fermente mantar çorbası geliyor, limon otu yağıyla servis yapılıyor; aradan 10 dakika bile geçmeden marine edilmiş midyeler geliyor. Midyelerin sunumu harika, görsellerde de göreceğiniz gibi mermer bir tabak içinde otlar, taşlar ve arasında midyeler sunuluyor. Devamında üstü hamurla kaplanmış çerkez tavuğu, pirinç patlağında enginar, kurutulmuş asma yaprağına sarılmış humus, tereyağlı ekmek ile servis edilen peynir köpüğü derken ana yemeklere daha yeni geçebiliyoruz 🙂