Chopin prelüdlerinin tamamını çalmak 45 dakika sürüyor, bu da bir albümü doldurmak için yeterli değildi. Yanlarına bir şey eklemem gerektiğini biliyordum. Sonra prelüdlerin, demin de söz ettiğim hayatla ilişkisini kurdum. Bu prelüdler tek başlarına da anlamlıydılar ve birbirlerinden oldukça farklıydılar. Yani onları belli bir sırayla çalmak ya da hepsini birbiri ardına çalmak zorunlu değildi. Bu bana ne yapabileceğim hakkında düşünmek için özgür bir alan yarattı; belki de aralarına beni temsil ettiğini düşündüğüm, benim için kişisel olan bir şeyler ekleyebilirdim. Böylece yaklaşık iki ay boyunca benim için bir anlam ifade eden bestecileri ve eserleri dinledim ve sonunda her biri bambaşka janrları temsil eden, son 60 yılda yaşamış bestecilerin 7 çağdaş eserini seçtim. İlginç bir şekilde hepsi müzikal ve harmonik olarak tam da istediğim yerlere uyum sağladılar. Şimdi tüm albümü çaldığımda çağdaş eserlerin prelüdlerin arasına çok iyi oturduğunu hissediyorum. Bazıları prelüdlerin arasına o kadar karışıyor ki, adeta Chopin’in nerede başladığını ve bittiğini anlayamıyorsunuz. Bu da aslında Chopin’in müziğinin ne kadar modern ve ne kadar zamansız olduğunu gösteriyor. Benim dinleyicilerimle paylaşmak istediğim de bu. Başta bu kombinasyon benim için bir deneydi ve sonucun böylesi bir dinleme deneyimine dönüşmesinden mutluluk duyuyorum. Bu kombinasyonu dinleyen birinin salondan çıktıktan sonra Chopin’in müziğinin “eski” olduğunu söyleyeceğini düşünmüyorum.
Albümün en sonundaki çağdaş eser de sana ait: “Lullaby to Eternity”, Mozart’ın Lacrimosa’sını temel alıyor. Bu eseri dinlediğimde ilk düşündüğüm Requiem’deki bu karanlık ve depresif eseri nasıl umutlu ve optimist bir hâle getirdiği oldu. Senin niyetin de bu muydu; bu eserin yaratım sürecinden biraz bahsedebilir misin?
Mozart ne yazık ki Lacrimosa’nın ilk sekiz ölçüsünü yazdıktan sonra hayatını kaybettiği için Requiem’i asla bitirememiş. O yüzden ucu açık bir eser; başkaları tarafından tamamlanmış bir versiyonu var. Aklımdaki ilk fikir, Lacrimosa’nın bir piyano redüksiyonunu bulmaktı. Çok iyi bir piyano redüksiyonu buldum da, fakat diğer eserlere aklımdaki gibi uyum sağlayamadı. Bu 60 dakikalık duygusal roller-coaster’ın ardından, dinleyiciye beş dakikalık bir rahatlama imkanı sunmak ve onlara bu deneyim hakkında düşünmek için kişisel bir zaman vermek istiyordum. Böylece tamamen altüst olmuş, paramparça duygularla değil, pozitif ve iyimser hislerle ayrılabileceklerdi. Aynı zamanda aradığım, bir son değildi. “Yaşamın Yansımaları” başlığı bunun neredeyse benim hayatıma bir bakış olduğu izlenimini veriyor ama tam olarak öyle değil. Bu yolculuk başlıyor, geçmişten hatıralar ve hislerle, şu anki deneyimimizle şekilleniyor ve sonuna geldiğimizde bitmiyor. Bu bir son değil. Biten sadece bir bölümü; hayat devam ediyor. Pandemi dönemine bu yüzden çok uyduğunu düşünüyorum, çünkü pandeminin bizi bir baloncuğa hapsettiğini düşünüyorum. Özellikle hiç kimseyle görüşmemize izin verilmediği ilk dönemde, o baloncuğun içinde izoleyken, sonunda üzerine düşünmeye vakit bulamadığımız o problemlerimizi ya da güzel anılarımızı gözden geçirme fırsatı bulduk. Bence kendi yansımalarımız ve geçmişe bakmak pandeminin ilk döneminin büyük bir kısmını oluşturuyordu. Bu projenin sonu için istediğim atmosfer, dinleyicinin kendi yansımalarına odaklanabileceği, dinlediği müziği kafasında yeniden çalabileceği ve hayatına devam etmeden önce biraz dinlenebileceği bir alan yaratmaktı.