Kars, tüm bu romantik atmosferi, yapılan yenileme çalışmalarına ve son dönemdeki turizm atağına rağmen hala Türkiye’nin en fakir şehirlerinden biri; bunu hâlâ her sokakta, her evde, her dükkânda görüyorsunuz. Bu yüzden doğru sözcük mü biliyorum ama geçmişi ve bugünü arasındaki fark Kars’ı gördüğüm kentler içinde hala dekadansın başkentlerinden biri haline getiriyor. Kars, belki artık doğunun yitik ve yalnız kenti değil ama her daim Cemal Süreya’nın deyişiyle ‘Ölüleri yağan karda / Donmuş gözlerimin arası’’… Karslı olanların ve orada yaşayanların Türkiye’nin en önemli kentlerinden biri, Türkiye’de siyasetin nabzının attığı yer olarak tanımladıkları ama düşmüş bir aristokratın, devrim sonrası ülkesinden kaçıp sürgünde zor şartlarda yaşama mücadelesi yapan bir Beyaz Rus soylusunun ruhuna sahip bir şehir. Mağrur ama yoksul. Yerde hâlâ kar varken ceketlerle okula giden çocukların şehri. ‘Üşüyor musunuz?’ diye sorduğumda – 4-5 derecede ‘Dışarısı sıcak abi kabana gerek yok’ diyen çocukların… Çünkü Cemal Süreya’nın dediği gibi “Kars çocukların da Kars’ı…”
İlk Kars seyahatimin sonunda bilmiyorum beyaz Türk’ün doğu ile imtihanından geçebildim mi ama o seyahatten sonra Kars’ı sevdim hem de çok sevdim. O geziden sonra şehri farklı dönemlerde ziyaret etme olanağı buldum ve her gidişimde bir daha gitmek için bir bahane bulacağımdan emin olarak geri döndüm. Yaşamımda beni en az Floransa, Siena, Cordoba, Prag veya Viyana kadar etkileyen bu şehre bir şekilde de düştü hep yolum. Kars hep en merhametli yanım, en saf çocuk halim olarak kaldı; benim için bir arınma, ruhsal bir temizlenme, bir gufran oldu. Kars, benim için Dranas’ın ‘Kar’ şiirinde sözünü ettiği ‘‘dünyanın büyülü yalnızlığını unutmak için buğulu bir aynanın beyaz dokusunda yaşadığım saf bir rüyaydı.’’
Biliyorum, vahşetin çağrısı gibi Kars beni geri çağıracak.