Türk romanının tarihsel gelişimi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi; sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği tarihsel, politik, kültürel ve ekonomik gelişim-dönüşüm-değişim arasında çok büyük bir paralellik var. Edebi türler içinde bu değişimlere en duyarlı türlerin başında romanın geldiği düşünülürse bu çok şaşırtıcı bir durum değil. Yazıda uzun uzun edebi ve kültürel çalışmalar teorisine girmeyeceğim ama neredeyse yazılan her roman (aslında her sanat yapıtı gibi) içinde doğduğu tarihsel dönemin özelliklerini taşır. Hatta pek çok roman doğrudan bu özellikleri anlatmaya, onları yansıtmaya ve onları bir sanatsal tür aracılığı ile analiz etmeyi hedefler. Roman, sinema ile birlikte, tüm sanatsal türler ve anlatım araçları içinde de bunu yapabilecek en geniş olanaklara sahip olan türdür. Türk romanı da bu bağlamda çok ilgi çekici, incelenmesi sadece edebi değil siyasal, toplumsal ve ekonomi-politik anlamda da öneme sahip bir alan. Bu noktada da itiraf edeyim, edebi niteliğinden ve sanatsal değerinden ziyade tarihsel içeriğinden dolayı okuduğum çok roman oldu. Örneğin Yakup Kadri romanları: Kiralık Konak, Sodom ve Gomorra ve Yaban edebi değerlerinden öte tarihi ve politik özellikleri ile ilgimi çekmiştir. Keza tezli romanın Türk edebiyatındaki en büyük temsilcisi Kemal Tahir romanları. Bunun tam tersinin olduğu durumlar da vardır Atilla İlhan romanlarında olduğu gibi. Siyasi, tarihi ve toplumsal arka planını tamamen kendi yarattığı bir dünya içinden, adeta bir senaryo gibi anlatır. (Aynanın İçindekiler serisini tanımlarken seride yer alan tüm romanların başına şu notu düşer: “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.”) Çok büyük bir edebiyatçı ve şair olan İlhan, romanlarını adeta şiir gibi okutmayı başarır. Konusu ve içeriğinden bağımsız olarak saf bir edebi zevk için de okunabilir onun romanları.
Türk romanının tarihsel gelişimi ve bu gelişime ilişkin analizler, edebiyat kuramı, karşılaştırmalı edebiyat, kültürel çalışmalar ve edebiyat sosyolojisi gibi ilgili alanların konusu ve bu yazının çok ötesinde bir çaba. Bu yazıda amacım kendi çapımda iddialı bir işe girişip Türk roman tarihi içinde en sevdiğim 25 romanı seçmek ve onlar hakkında kısa kısa görüşlerimi aktarmak. Bunu yaparken de söylemeye gerek yok, seçtiğim romanları tamamen kendi öznel beğeni ve tercih süzgecimden geçiriyorum; tüm sanat yapıtlarında ve alanlarında olduğu gibi estetik ve sanatsal kaygıyı her şeyin önüne koyuyorum. Başka bir deyişle, bir yapıtı ne anlattığına göre değil neyi nasıl anlattığına göre seviyor ve beğeniyorum. O yüzden de listemde Peyami Safa da yer bulabiliyor, Yaşar Kemal de. Aynı şekilde tarihsel gelişim içinde geleneksel anlatı üslubu içinde yazılan romanlar da listede var modern veya post-modern diyebileceğimiz romanlar da. Ben tüm sanatlara eklektik bir şekilde yaklaşırım. Elbette sevdiğim ve bana çok daha yakın üsluplar-tarzlar var ama ben ‘sanatta bir akım, bir tarz diğerine karşıdır’ diye değil ‘her yapıt içinde bulunduğu tarihsel-politik-estetik bağlam için değerlidir’ anlayışını benimserim. O yüzden de listede Halit Ziya ve Mehmet Rauf ile İbrahim Yıldırım ve Hasan Ali Toptaş birlikte yer alabiliyor.
Şu ana kadar Türk romanı ile ilgili benzer listeler yapıldı elbette. Günümüzde Türk Romanına ilişkin bir kanonun varlığından söz etmek de mümkün. Türkiye’de roman eleştirisi denildiğinde akla gelen ilk kişilerden biri, hatta birincisi olan Fethi Naci’nin 100 yılın 100 Türk Romanı ve En sevdiğim 20 Roman listeleri ilk akla gelen ve sık sık referans verilen listeler. Buna ek olarak 2017 yılında 100 akademisyen, yazar ve eleştirmenden oluşan bir ekip tarafından Türk edebiyatının ‘En İyi 100 Romanı’ belirlendi. Benim listem de aslında bu listeler ile önemli ölçüde paralellik gösteriyor. Yazımı okuyanlar öyle büyük bir sürprizle karşılaşmayacaklar dolayısıyla. Örneğin benim listemde yer alıp da bu 100 eserin yer aldığı bu listede bulunmayan sadece 3 roman var.