Başlarda çok şey sızdı ya da biz sızdırmalıyız diye bir yanılgıya düştük. Ancak zamanla anladık ki metnin bu fazlalıklara ihtiyacı yok. İki oyuncunun adeta bir aşık atışmasındaymışçasına paylaştıkları, bazen örtüşen bazen çarpışan, bazen kendi başlangıcıyla sonu çelişen fikirler, aslında sıradan insanların bir yemek masasında veya arkadaş toplantısında paylaşabilecekleri, ortalama gelecek spekülasyonlarından pek de fazlası değiller. Ve bu özellikle tercih edilmiş. Ancak seçimleri (ki topluluk aralarında oyun oynarmışçasına doğaçlayarak bu metnin ham maddesini oluşturmuşlar) ve sırlanmaları, yani işin dramaturjik yapısı ve oyuncuların aslen başroldeki bu fikirleri nasıl tam dozunda, ince bir ayarla aktardıklarından ötürü inanılmaz bir etkiye sahip oluyorlar. Metin 2011 yılında yaratılmış dolayısı ile orijinal metinde bahsi geçen bazı şeyler artık bugün kulağa fazla demode geliyor veya çok yakın geçmişte gerçekleşmiş oldukları için gelecek spekülasyonu olabilmeye yeterince yabancılaşamadığımız için uymuyorlardı. Dolayısı ile bir iki yerde oyuncularla birlikte yeni senaryolar yarattık – mesela Şerif’in ‘ana karnında ünlü’ olma senaryosunda olduğu gibi. Bu arada şunu da belirtmeliyim ki hem orijinal iş hala oynanmaya devam ediyor (mesela bu Mayıs ayında Fransa’ya turneye gidiyorlar) hem de metinde bahsi geçen senaryoların bir kısmı zaten geçmişten geleceğe projekte edilen şeyle. Ben hatta metnin ince mizahının da biraz buralarda saklı olduğunu düşünüyorum.
Çok sevdiğim bir arkadaşım Onur Aydınoğlu’nun bu oyuna dair benimle paylaştığı belki biraz uzun ama çok önemsediğim ve değerli bir gözlemi paylaşmak isterim: “Bence bu oyun, minimal ve soyut yapısıyla geleneksel tiyatro normlarına meydan okuyor. Ancak bu yaklaşım, izleyiciler için alışılmışın dışında bir deneyim sunarak sabır ve beklentilerle oynuyor. Oyun, yalnızca bir metrekarelik bir sahnede, sınırları çizilmiş bir alanda geçiyor. Sahne tasarımında hiçbir dekor, aksesuar ya da görsel zenginlik unsuru bulunmuyor. Bu sadelik, oyunun hareket alanını kısıtladığı gibi, izleyiciye görsel bir referans noktası sunmaktan da kaçınıyor. Böyle bir tercih, izleyiciyi tamamen metne ve oyuncuların performanslarına odaklanmaya zorlayarak, sahne sanatlarının temel beklentilerini bilinçli bir şekilde boşa çıkarıyor. Bu yapıyı anlamlandırırken görsel sanatlarla bir paralellik kurmak mümkün. Nasıl ki insan zihni bir tabloya baktığında gördüğü şekil ve renkleri bir figür olarak yorumlamaya eğilimliyse, sahnedeki bir oyunu izlerken de doğal olarak bir kurgu, bir hikâye veya bir anlam arayışına giriyor. Ama FE’nin bu oyunu ise, seyircinin bu beklentisini karşılamayı reddederek soyut bir alan yaratıyor.
Oyunda, sahnede iki oyuncunun diyaloglarını dinleyen izleyici, bu diyalogların bir hikâyeye dönüşmesini beklerken, metin sürekli olarak geleceğe dair öngörüler, spekülasyonlar ve tahminler sunuyor. Ancak bu öngörüler, belli bir mantıksal ya da kavramsal sıraya göre ilerlemiyor. Başlangıç, gelişme ve sonuç gibi bir anlatı düzeni yok; adeta zaman ve düzen değişse bile oyunun bundan etkilenmeyeceği bir yapı oluşturulmuş. Metin, yer yer daha umut dolu, kimi zaman ise daha karamsar gelecek hayalleriyle küçük iniş çıkışlar sunsa da ne karakterler gelişiyor ne de bir hikâyeye rastlıyoruz. Bu durum, izleyicide sabırsızlık ve hatta bir noktada hayal kırıklığı yaratabilir. Ancak bu, oyunun temel sanatsal yaklaşımının bir parçası sanırım. FE, deneyimli bir topluluk olarak elbette geleneksel bir hikâye yapısı kurabilir, karakterleri derinleştirebilir ve izleyiciye tanıdık bir dramatik yapı sunabilirdi. Ancak bu, onların hedeflediği minimal ve soyut yapıyla çelişirdi. Bu oyun, bir anlamda görsel sanatların sahne sanatlarının temeli olduğu fikrini sahneye taşıyor. İnsan, sahnede duyduğu metni ve izlediği karakterleri bir çerçeve içinde görmeye ve anlamlandırmaya çalışıyor. Ancak bu oyun, o çerçeveyi sürekli yok sayarak izleyicinin sabrını sınayan bir deneyim sunuyor. İzleyiciyi anlatının konforundan mahrum bırakarak, onun sanatla kurduğu ilişkiyi sorgulamasını sağlıyor.