Ertesi gün, festivalin 3. gününde festival alanına döndüğümüzde bizi destansı bir 7 saat bekliyordu, önce Elbow, ardından Pj Harvey, Portishead ve en sonunda Coldplay, ve gerçekten de öyle oldu. Elbow, muhteşemdi, son albümlerinden ‘Birds’ü çaldıklarında sevinçten ağlayacaktım, çalmama ihtimalleri beni konser boyunca öldürecekti. Elbow’un bende yarattığı keyfi, Pj Harvey biraz aldı. Son albümleri ‘Let the England Shake’ direk loop’a aldığım sabah akşam dinlediğim bir albümdü ancak sahne performansları tam bir hayal kırıklığıydı. En sevdiğim ‘In the dark places’ şarkıları dışında konsantre olarak dinlediğim tek parça olmadı.
Pj Harvey’den sonra efsanevi Portishead yerini aldı, şuan şu satırları yazarken bile tüylerim diken diken oluyor, o kadar iyidiler. Roads, Machine Gun, Glory Box, Magic Doors ve nerdeyse Beth Gibbons’ın enstrümansız, tamamen vokal olarak söylediği Wandering Star mükemmeldi. Özellikle Machine Gun performansına söz bulamıyorum.
Portishead’in bitmesiyle, en çok beklediğim an gelmişti, sırada Coldplay vardı. Sahneye yakın bir bölgede, bira stokumuzla birlikte konserden 20 dakika öncesinde yerimizi aldık, o 20 dakika 1 saat gibi gelmiş olsa da, Chris Martin’in çıkmasıyla o dakikaları unuttuk, kız gibi çığlık atmamdan dolayı yaşadığım kısa süreli utanç, 5 saniyede yerini mutluluğa bıraktı. Benim için festivalin en önemli anı ‘Fix You’yu çalıcakları andı. Belki de hayatımın şarkısını çalmamakta ısrar ettiler, hatta konser bitmiş gibi içeri de gittiler, döndüler ve Clocks söylediler!