Gece hayatı aşıkları için adı bile yeter. Berlin’e varmadan en çok duyduğum söz şuydu, “Berghain’a girmeden Berlin gece hayatı ile tanışmış sayılmazsın.” Haklılar! Avrupa’nın en önemli tekno müzik mabedi. Eski bir trafo binası, şimdinin dans müziğinin er meydanı. Cuma gidiyoruz, gece 3’te. S-Bahn’dan inip yürüyoruz, mekanı kafada büyüttüğümüzden gördüğümüz taş yığını bize büyülü geliyor. Onca yol gitmişsiniz bir de içeri girememek var. Bugüne kadar gördüğüm en zor kapı girişi burada. Berlin’in tanınmış siması, hem fotoğrafçı hem de doorman Sven kapıda karpuz gibi insan seçiyor. Sven, dövmeli yüzü ve çarpıcı piercingleri ile bizi karşılıyor.
Girişte bir dreescode var. Katiyen Reina kapısı sanmayın burayı, ne kadar salaş ve coolsanız o kadar iyi. Sven NewYork Times’a verdiği bir röportajında şöyle diyor: “İçeride bir parti yaratıyorum. Her tarzdan biraz serpiştiriyorum. Size baktığım zaman bir hikaye görmeliyim ki içeri girebilin.” Haklı, bizde giremeyeceğiz düşüncesi ile Sven’e bakıyoruz. Önümüzdeki iki grup içeri alınmıyor, buna rağmen kimse kavga çıkarmıyor. “Ben kimi tanıyorum biliyor musun?” da demiyor! “Ok” diyip gidiyor. Bizde eminiz içeriye alınmayacağımıza. Beş dakika boyunca doormanlerin bizi uzaktan incelemesinden sonra bingo, içerdeyiz. Çantalar kontrol ediliyor, fotoğraf çekme yasağı hatırlatılıyor.
İçerideki müzik muazzam. Sabah 6’da birden panjurlar açılıyor ve içeriye beş dakikalığına gün ışığı giriyor. Kopmalar, bağırışlar. Ama öğreniyoruz ki Cuma, Panaroma kısmı açık. Berghain’ı görememişiz. “Nasıl olur” diyoruz ve Pazar günü sabah 6’da kahvaltı etmek yerine dansa gidiyoruz. Yine içeri alınıyoruz. Bir kapıdan içeri alınmak bu kadar mı mutlu eder! Berghain ve işte o dillere destan eğlencesi… Gidin, görün, ayaklarınız şişene kadar dans edin. Çıkışta sosisli yiyip, o kafayla mekanın yanındaki 1960’lardan kalma fotoğraf makinesinde de bir retro selfie’si çekin.