Big Little Lies: Mükemmel Hayatların Arkasındaki Gerçekler

Kaliforniya güneşi, şirin bir sahil kenti, masmavi bir deniz, birbirinden büyük ve şık villalar, güzel kadınlar, mutlu evlilikleri, tatlı çocukları… Buradan bakınca her şey ne kadar da kusursuz görünüyor değil mi? Big Little Lies, dışarıdan “mükemmel” görünen hayatların aslında hiç de öyle olmadığını gösteren, yalın diliyle izleyiciyi hiç germeden, sıkmadan kendine bağlayan özel bir dizi.

Diziyi izleyenler için geç yazılmış bir yazı olabilir bu. Ancak, son zamanlarda sohbetini açtığımda birçok kişiden “izlemedim” cevabını alınca bu yazıyı yazmayı borç bildim. Üç senede bir seyredip, her seferinde farklı anlamlar çıkardığım C.R.A.Z.Y filminin yönetmeni Jean Marc Vallée dizinin ilk sezonunda ayakta alkışlanası bir iş çıkarmıştı. Hayranları Big Little Lies’ı o kadar sevdiler ki en başta bir mini-dizi olarak başlayan dizinin ikinci sezonu Andrea Arnold‘un yönetmenliğinde çekildi. İkinci sezonu henüz bitirmişken, okuduğum yorumlarda “2. sezona gerek yoktu” diyen bir grubun olduğunu gördüm. Ben öyle düşünmüyorum. Çünkü ilk sezon boyunca tanıştığım karakterlere doyamamıştım. Big Little Lies, konusu, derinliği, oyunculukları, müzikleri ile beni hiç tahmin ettiğim kadar içine almıştı, kesinlikle daha fazlasını istiyordum.











