Aslında bu konuyu pek fazla düşünmüyorum. Sektörün pazarlama tarafını kesinlikle değiştirdi. 90’larda turneye çıkmak adeta dipsiz bir kuyu gibi para kaybettirirken, bugün hayatta kalmak için çoğunlukla turne gelirlerine güveniyoruz. Şu anki sosyal medya gürültüsünün arasından sıyrılıp ana akımdan farklı bir şeyle insanlara ulaşmak çok daha zor. Eskiden plak şirketleri de nakde çevirebilecekleri yeni akımlar bulabilmek adına farklı olanın peşinden koşarlardı; fakat bugün başarınız, yaptığınız işin halihazırda piyasada var olan diğer şeylerle ne kadar uyumlu olduğuna bağlı hale geldi. Bugünün country ve caz etkileşimli pop müziğe olan nostalji furyası da daha tuhaf ve sıra dışı işlerin başarıya ulaşmasının önünde büyük bir engel. Yine de orada burada, tuhaflıkları besleyen ve zihin açıcı kulüp işleri üreten ilginç alt kültürler her zaman var. Sanırım biz de o alt kültürlerin içinde bir yerlerde, nostaljik gelecek sound’umuz için 90’ların ruhunu sarsıp yeniden şekillendiriyoruz.
Sound’unuzun en etkileyici yanlarından biri; yarattığınız o sert, mekanik ve hipnotik analog techno altyapılarının dramatik, derinden gelen ve sürükleyici vokallerle keskin bir kontrast oluşturması. Bu sonik çarpışma hali nasıl bir müzikal kimlik doğuruyor?
Bu hissin kökenleri sanırım 80’lerin başına kadar uzanıyor. Müziğe olan ilk aşkım, 1983 yılında henüz 15 yaşındayken Italo Disco ve Hi-NRG olmuştu. O gürül gürül akan ritim makinesi vuruşları ile insanın yüzüne çarpan sert synthesizer patlamaları veya akor yürüyüşleri, benim müzikal olarak ilk şekillenme sürecimdi. Oradan, 80’lerin ortası ve sonlarında Depeche Mode’a ve New Wave sahnesinden çıkan diğer gruplara duyduğum sevgiye geçiş yapmak, beni karanlık ve melankoli ile tanıştırdı. Bunlar aynı zamanda benim zevkime ve ruh yapıma çok daha uygun şarkı yazarlığı ve sözler barındırıyordu. Tüm bunların, 90’ların o elektronik evrim kasırgasına ve modern kulüp kültürünün doğuşuna fırlatılması da sanırım müziğe karşı olan duygusal ve yapısal duruşumu oluşturdu.