Black Bag: “İş mi, aşk mı?” Sorusuna Takla Attıran O Hikaye

Steven Soderbergh sürekli tür değiştiren filmografisinde bu sene de casusluk türüne adım atıyor ve yanında konfor alanından pek de bir şey getirmiyor. Uçmalı kaçmalı aksiyonlarla gövde gösterisi yapan klasik ajan filmlerinin tam tersine, bu film sessizlikle, bakışlarla, ışıklarla ve gölgelerle ilerliyor. “Black Bag” bir kod adı olduğu kadar, karakterlerin iç dünyasında saklanan karanlıkların da simgesi gibi duruyor. (Ne kadar derin…) Filmin merkezine yerleştirilen masa başı sahneleri, ajanların silahını değil, sözcüklerini kuşandığı alanlara dönüşüyor. Bu tercihle Soderbergh, gösterişiyle bağıran bir sinemadan çok, havada martı gibi süzülen bir sinema dili kuruyor. Anlatıyı sarsmak yerine usulca çözerek, casusluk hikayesinin altını deşiyor.

Cate Blanchett’in zarif ama diken üstü hissettiren performansı, filmin soğukkanlı yapısıyla örtüşüyor. Soderbergh’in kamerası neredeyse hiç paniklemiyor, seyirciyi de o yumuşak tona adapte etmeye kararlı. Oyuncunun göz hizasından bakan kadraj, karakterin duygularıyla değil, kararlarıyla temas kurmamızı sağlıyor. Film, güven, sadakat, ihanet gibi temaları didik didik ederken, hikayenin damarlarına kandan çok bilinmezlik pompalanıyor. Bu, hız yerine gerilimden beslenen bir ajan anlatısı. Öyle ki bazı sahnelerde sadece renk tonlarının değişimiyle yeni bir tehdit seziyorsunuz. Kendinizi çok zeki hissediyorsunuz…









