İstanbul’a 12 saat uçuş mesafesinde olmasına rağmen saat farkının olmaması, hem yolculuğu hem de burada iken Türkiye ile senkronize çalışmayı kolaylaştırıyor. İstanbul’a göre çok daha sakin ve kolay bir hayat tarzı olduğundan hem iş hem özel hayatta zamanı daha verimli kullanabiliyorum, tamamen istediğim şeylere odaklanabiliyorum. Genelde iş ve ailevi nedenlerle Nisan ve Aralık’ta 2 hafta, yazın da 2 ay civarında Türkiye ve civarında oluyorum. Türkiye ile zıt iklimleri yaşadığımızdan yılın hemen hemen tamamını bahar/yaz şeklinde yaşayabiliyorum.
Cape Town’da iken hemen her sabah okyanus kenarında yürüyüş yapıp sonra günün belli kısmını evdeki ofisimde, Türkiye’deki ofisle bağlantılı olarak bilgisayar ve whatsapp başında geçiriyorum. Burada olduğum süre içinde Türkiye’de online satışlar dışında önemli sanatsal projeler gerçekleştirdik ve gerçekleştiriyoruz. Burada olmam dezavantaj değil avantajlar da sağlıyor. Hafta içi geri kalan zamanlarda ise genelde sanat odaklı etkinliklerim oluyor; galeri, sanatçı stüdyosu, müzelerdeki yeni sergiler, heykel bahçeleri, koleksiyoner buluşmaları, fotoğraf çekimleri (kendi özel hobim olarak ve iş için sosyal medya amaçlı), müzayedeler, kitapçılar, kitap okumalar epey zaman alıyor. Ben geldiğimden beri burada dünya çapında iki tane çok özel sanat müzesi (MOCAA ve Norval Foundation) ve birçok yeni galeri ve sanat mekanı açıldı, dünyadaki koleksiyonerlerin gözü buraya çevrildi; sanırım çok şanslıyım.
Hafta sonları ise yapacak keyifli şeyler sonsuz. Şehir içindeki güzellikler ve etkinlikler dışında şarap bağları ve yakınlardaki sahil kasabaları en sık gittiğimiz yerler. Burada şarap bağları da şarap ve yiyeceklerinin dışında dekorları, bahçeleri ve sanat koleksiyonlarıyla ünlü. Hem şarabın hem her türlü yiyeceğin en taze, en organik ve hatta en estetik olanlarını, (üstelik de uygun fiyatlarla) bulma ve yeme olanağı büyük bir zevk.