Ve Büyükada bir romana ancak bu kadar yakışabilir! Sıcak bir bayram gününde, Büyükada’nın görkemli konağında uykudan uyanıyor kahramanlarımız. Şirin Saka’nın doğum günü partisinin çevresinde geçen bir roman kurgusunun tam ortasında Büyükada duruyor. Maden Mahallesi, kumsal, çarşı, çay bahçeleri…
Defne Suman bir söyleşisinde, Büyükada’da dedesinin babasından kalan büyük evde üç kuşak bir arada yaşardıklarından bahsediyor. İnsanları, yemekleri, çam ağaçları, bisiklet yolları, denizi, dostlukları ile romanın her yerinde bu yaşanmışlıkları görmek mümkün. Romanın içerisindeki Büyükada’ya ait bilgiler, anlar, Defne Suman’ın adada geçen çocukluğundan hafızasında kalanlar oluyor.
Ve kitabın sonunda Şirin Saka, evinin duvarına, boydan boya kocaman bir tablo yapıyor ve kabus olarak ailenin üzerine çökmüş sırlar yavaş yavaş aydınlanıyor. Defne Suman, kitabın sonunda Şirin Saka’nın yaptığı resimle beraber kimimizin bildiği, bir kuşağın haberdar bile olmadığı bir coğrafyayı işaret ediyor. Geçmişin aslında o kadar da geçmiş olmadığını, unutmanın değil, aslında hatırlamanın iyileşmek olduğunu okurlarına yeniden ve yeniden hatırlatıyor. Hazırsanız birçok sorum var kitabı okuyan okumayan herkese. Bir koku, bir melodi, bir ses neleri hatırlamamıza sebep olabilir? Bugünden ziyade geçmişe tanıklık edilebilir mi? İnsanın iç sesi ne kadar susabilir?