Düzgün çalışan bir kameraya denk olabilmek için kaç kişinin tanıklık etmesi gerekir? Madem sözlerim “gerçek” değil biri beni yaşadıklarımı hatırlamaktan alıkoyabilir mi?”
Devlet kurumları bazen dipsiz bir kuyu gibidir. At içine bir taş, bekle ki bir su sesi gelsin. Biz sıradan hayatlar yaşayan insanlar için devletle karşılaşma çeşitli evrak işleri için olur. En fazla polis, mahkeme gibi kurumlarla şikayetlerimiz için karşılaşırız. Örneğin; bir şeyin mi çalındı? “Hanfendi, yani şimdi dosyalama filan… Uğraştırmayın bizi, adliyeye başvurun işte!” Uğraştırma işte. Mağdur olmasaydın sen de. Orada belki gözün yaşlı, belki kaygı dolusun, ama devlet için bir insan değilsin, dosya numarasısın, gereksiz bir evrak işisin. Kaybının üzerine bir soğuk su içersin, bir de arkadaşların arasında söylenirsin. Bitti, gitti. Peki ya kaybolan, çalınan çantan değil de kocan, kardeşin olsa? Ve senin karşında yine dipsiz bir kuyu olsa? Hayal edebilir misin böyle bir çaresizliği?
Biz sıradan hayatlar yaşayan insanlar, görmeyiz duymayız böyle şeyler. Devlet babamız başta olmak üzere televizyonlardan aile büyüklerimize kadar herkes bizi bu “kötü” hikayelerden korur. Tarih kitaplarımızda ne 1915 vardır, ne 6-7 Eylül, ne de darbeler… Gezi de olmayacak mesela. Sadece hafızalarımızda… Depo, görünmeyen tarihi, birinci ağızdan hikayeler ile su yüzüne çıkartıyor ve Hafızayı Harekete Geçirmek: Kadınların Tanıklığı sergisi ile bizleri başkalarının hafızalarına tanıklık etmeye çağırıyor.