Erken Kış: Özcan Alper Sinemasında Araf

Özcan Alper sineması, en başından beri coğrafyamızın ve geçmişin insan ruhunu hırpaladığı izlerin peşinde. Sonbahar’da Doğu Karadeniz’in sisli ve kederli atmosferinde bizi bertaraf ederken Gelecek Uzun Sürer’de toplumsal hafızayla, Karanlık Gece’de ise taşranın vicdan azabıyla harmanlamıştı. Birbiriyle hem alakasız hem de alakalı eserlerdi yani benim gözümde. Alper, son filmi Erken Kış ile yine o tanıdık gelen melankolinin peşine düşüyor ama bu kez anlatıyı çok daha güncel meselelerle besliyor: Sınırlar, taşıyıcı annelik, zorunlu göç ve en önemlisi de günün sonunda elimizde kalan o derin köksüzlük, yurtsuzluk hissi.

İnsan, kendi kışını yaşamadan başkasının baharına sığınabilir mi? Başkasının baharı bize ne tür hayal kırıklıkları sunuyor olabilir? Anlatı, odağına savaşın ve coğrafyanın oradan oraya savurduğu genç bir kadın olan Lia ile kendi kabuğuna çekilmiş, geçmişiyle dertleri bitmemiş güç sahibi bir adamın yollarının kesişmesini alıyor. Başta Batum-İstanbul hattında bir taşıyıcı annelik mevzusu gibi başlıyor film, Özcan Alper’in yönetmenlik tercihleriyle hızlı şekilde başka yerlere savruluyor. İki insanın bir arabada mutsuzlukları ve suçluluklarıyla yüzleştiği bir “yolda olma” haline dönüşüyor. Yol hikâyesi sevdalıları için biçilmiş kaftan olduğu her halinden belli olan bir film zaten.










