Fleabag: Derinlikli, Depresif ve Kişisel Bir Dramedi

Bu türdeki İngiliz yapımlarına dair bilinen şeyler: Özgün bir mizah dili, hayatın içinden karakterler, zihin açıcı müzikler, yer yer depresiflik, biraz da mesafe ve soğukluk. Fleabag dizisi, bu geleneksel yönlere kafa tutmuyor; hatta çoğu yönüyle tahmin edilebilir bir anlatıya sahip olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Fleabag’in izleyicisiyle kurduğu bağ o kadar kişisel ve mesafesiz ki, izlenilen her bölümde karaktere ve hikayeye bir adım daha yaklaşılıyor. Zaten “Keşke bitmese” nidalarıyla ikinci sezonun finaline varmak da çok vakit almıyor. Yazımın spoiler içermediğini de söyleyip ayrıntılara geçiyorum.

2 sezon, 6’şar bölüm, 25’er dakika… 2 adet uzun metraj film muamelesi yapılabilecek kadar uzun bölümler… Bir sinema romantiği olarak buradan çok güzel 2 film çıkarmış diyebilirdim ama hem başrol oyuncusu hem dizinin yaratıcısı olan Phoebe Waller-Bridge, o kadar şahane bir epizodik kurgu oluşturmuş ki, üzerine eleştirel sözler ifade etmek pek mümkün değil. İlk sezonun ilk 3 bölümünde hem karakteri hem üslubu hem de hikayeyi rayına oturtmaya çalışan Fleabag, maalesef izleyicisini hızlı bir şekilde avucunun içine alamıyor. Yani dizinin başlangıcı da karakterleri gibi biraz kusurlu diyebiliriz. Ama geri kalan tüm bölümlerde izleyici ile oluşturduğu kuvvetli bağın farkında olan, meselesini “modern şehirlinin sıkıntıları“ndan öteye taşıyabilen, esprilerini “ba dum tıss” yavanlığından uzak tutan, hem burnu havada hem de kırılgan, feminen bir üslup kuruyor Fleabag ve hep onun üstüne koyarak ilerliyor.










