Doğmadan önce Yaradan’ın bir parçası olduğumuz için evrenin sırrını biliyor oluyoruz. Doğarken unutuyoruz. Hayat bildiklerimizi hatırlamakla geçiyor. En fazla hatırlayan en huzurlu oluyor. Herkesin hatırlaması gereken şeyler farklı tabi. Kendimize düşeni yaparken evrenin sırrını çözmeye adım adım yaklaşıyoruz ama yol hiç bir zaman bitmiyor, ta ki ölene veya erene kadar.
Kabalist Yehuda Berg diyor ki; bu dünyaya şans eseri gelmiyoruz, bir amaç uğruna geliyoruz. Bu amaca Kabala’da ‘tikun’ deniyor. Tikun düzeltme anlamına geliyor. Her birimiz, önceki yaşantılarımızdan kalan çöpleri taşıyarak dünyaya geliyoruz. Bu çöpler, önceki yaşantılarımızda yaptığımız tüm hataları içinde barındırıyor, yani egomuza yenik düştüğümüz her anı. Aynı zamanda, bu hayatta da karşımıza çıkan olaylarla baş ederken reaktif davrandığımız, sabırlı olmadığımız, egomuza yenik düştüğümüz her durum çöpün içerisine ekleniyor. Çöplerimiz düzeltilmek için bizi bekliyor.
Her düzeltilen çöp hayatımızda ışık yakar. Işık yandıkça, kendimizi Yaradan’a daha yakın hissederiz. Yaradan’a daha yakın hissettikçe, evrenin sırrının kendi egomuzdan kurtulmak olduğunu anlamaya, kabul etmeye yakınlaşırız. Bu mantaliteyi ruhumuza kabul ettirdikten sonra ise, egomuzla yarışmak bir oyun halini alır, bazen zahmetli bir oyun, bazen düşündüren bir oyun… Ama adı üstünde oyun. Oyunu hayatımızın bir parçası haline getirdiğimiz an, sırtımızdaki her çöp yükünü attığımızda, ruhumuz biraz daha huzurla dolar…