Gölge Arketipi Nedir?
Deepak Chopra, Gölge Etkisi kitabında Gölge’nin potansiyeline dikkat çeker: “Gölge, çözülmesi gereken bir problem ya da yenilmesi gereken bir düşman değildir. Bilakis o ekilmesi gereken verimli bir arazidir. Onun zengin toprağını ellerimizle kazdığımızda, orada en çok olmak istediğimiz kişinin potansiyel tohumlarına dokunuruz.“
“Gölge Arketipi”ni, son birkaç yıldır Türkiye’de sıklıkla konuşuyoruz. Edebiyatta, sinemada, sanatın her dalında ve hayatın her noktasında iz bırakan bu arketip, daha önce hiçbir dönemde bu kadar ışıkla buluşmamıştır. Bunu çok anlamlı buluyorum çünkü bireysel gölgemiz ile kolektif gölgemiz, birbirini besleyen ve doğuran iki enerjisel yapıdır ve her ikisini de gerçekten tam olarak kavrayabilirsek, dünyayı değiştirebiliriz. “Dünyayı değiştirmek bu kadar kolay mı?” diye soruyorsanız baştan söyleyeyim: Gölge’yi tanımak, bilmek ve kabul etmek, dünyayı değiştirmekten daha zor olabilir.
“Gölge arketipi nedir?” diye soranlar için, bu arketip üzerine verdiğim iki oturumluk seminerin içerisinden bir metinle yanıt vermek isterim. “Yaramız, ışığın içimize aktığı yerdir.” diyor Rumi. Işığı bilmek için evvela yarayı bilmek gerekiyor. Yaramızı tanırken de yolumuz, Jung ile dünya literatürüne giren ancak kadim bilgelik geleneklerinin başka isimlerle yüzyıllardır üzerine çalıştığı bir kavrama varıyor: Gölge arketipi. Bütün insan olma (tasavvuf diliyle insan-ı kamil) yolculuğunda, kişinin gölge arketipi ile hemhâl olmadan bunu başarması mümkün değil. Yani “gölge”yi silmek değil, bilmekten geçiyor bu yolculuk. Bu yolculuğa çıkmaksa cesaret istiyor çünkü gölge sandığında; doğduğumuz ilk günden beri kendimizden bile sakladığımız yaralar, utançlar, korkular, endişeler yer alıyor. Onlara tek tek bakmak, varlıklarını kabul etmek, kendi ipliğimizi pazara çıkarmak zor ama imkânsız değil. Kendimizi, utanılacak ve övünülecek her bir parçamızda kabul edip “Ben buyum” diyebiliyorsak o zaman hayat haritamızın seyri de değişiyor.