Nasıl şehirde yaşarken beslenmek için sanayi mamulleriyle, zehirli, sağlığa zararlı, yan etkileri saymakla bitmeyen gıdalarla beslenmek zorunda kalıyorsak… Çünkü başka çare yok, hiçbir şeyin tazesi yok artık. Aynı şekilde, insan da çözülürken—yani içinden çıkamadığında, hayatın anlamını yitirdiğinde—bu sefer de kendini iyi hissettirme, hayatını anlamlandırma yollarına yöneliyor. O zaman mecburen bir şeye sarılıyorsun. “Hayatımın anlamını bulmam gerek,” diyorsun. Üstüne bir şey örtüyorsun, bir tutunma hali. Ama yine de olumlu bir şeyin peşindesin aslında. Çünkü saçma sapan bir işte çalışıyorsun, üretken ya da anlamlı bir şey yapmıyorsun ve oradan kurtulmak istiyorsun. Sevişmeyi beceremiyoruz. Sevgisizlikten kurtulmak istiyoruz ama yine de terapistlere sığınıyoruz. Kaçınılmaz bir şey bu. Oysa daha çok vaktimiz olsa, ormanda yürümeye, denize bakmaya, sanata zaman ayırabilsek… İşte o zaman belki terapiste gerek kalmazdı. Tolstoy’u okuyun, Shakespeare’i okuyun, Anna Karenina’yı okuyun. Belki Tolstoy’u okuyunca intihar etmek isteyeceksiniz ama bu bile bir anlam arayışıdır. Tolstoy’un intiharını anlamak, belki sizi kendinize daha çok yaklaştırır. Asıl bizi tanıtan şey sanat; müziğiyle, dansıyla, filmiyle, kitabıyla… Ama bencilliğimiz ağır basıyor. Para da var. Artık gidip “ben, ben” diyerek paranı ortaya koyup “beni anlat” diyorsun. Kendimi tanımak için illa aynada kendime bakmam gerekmiyor ki. Sanatta başka benler var. Hepsiyle ilişki kurabilirim. Onları tanırsam, içimdeki “ben”i daha iyi tanıyacağım. Ama bunu yapmak çaba gerektiriyor. Psikoloğa gitmek, bu anlamda biraz tembellik, biraz da bencillik. Çünkü kitap okumak emek ister. Oysa psikoloğa gitmek artık bir olay haline geldi, hele paran varsa daha da kolay. Eskiden ayıp sayılırdı, saklanırdı. Şimdi moda oldu. “Terapistin kim?” diye soruluyor. “Aa, seninki de mi oymuş?” Terapi adeta bir markaya dönüştü. Terapistleri, dişçi karşılaştırır gibi karşılaştırıyoruz. Ama şehirde yaşayan biri için bu kaçınılmaz hale geldi. Çünkü en kolayı o: Adresi belli, randevusu belli. Gidiyorsun, geliyorsun, iyileşmek için bir şey yapmış oluyorsun. Üstelik para veriyorsun, emeğini de veriyorsun. O yüzden daha çok inanıyorsun. Tıpkı bir kazağı severek almak gibi. Terapiye de inanarak gidiyorsun. Belki o inanç bir yıl, iki yıl sürüyor. Sonra da kazak değiştirir gibi terapist değiştiriyorsun. “Artık ben yeşil kazaklar giyeceğim,” diyorsun. O arzuyla, o hevesle değiştiriyorsun. Ama başka bir yaşam kurmak—gerçekten bambaşka bir yaşam—çok daha zor. O yüzden biraz da olsa risk almak gerek.
Hani o döngüden… Yaşam döngüsünü kırmak en zor olanı değil mi?
Çok zor. Çünkü alışkanlıklarımız var. Ve biz, bu döngüleri kaçınılmaz sanıyoruz. İşini sevmiyorsun diyelim. O zaman azıcık daha oku, başka şeyleri öğren. Kırk yaşında bile olsan, işini değiştirebilirsin. Mesela çok para kazandığın bir işin vardır, evini almışsındır, otomobilini de… Tamam. Artık başka bir şey yap. Git, bir yerde tezgâhtarlık yap. Saatleri belli. Günde beş saat, dört saat çalış. Yine biraz para kazanırsın. Ama beğenmediğin bir patronun, seni tüketen bir işin olmasın. Git garsonluk yap. Birçok insan için garsonluk tatlı bir deneyim bile olabilir. Altı saat çalış, sonra daha çok kitap oku. Kendine bir düzen kurduktan sonra bu mümkün. Belki biraz daha ucuz bir yere taşınırsın. Şehir değiştirirsin. Aynı mesleği, daha küçük bir şehirde daha sade bir şekilde yapabilirsin. Yeter ki iste. Yeter ki azıcık cesaretin olsun. Yapabilirsin.