Gurbetten Memlekete Mektup: Stuttgart’tan Selamlar

Yaşadığın ülkeyi, aileni, sevdiklerini, alışkanlıklarını bırakıp yeni bir kültür, yeni bir ülke ve lisanla tanışmak, insanlarına alışmak, her şeyini bırakıp yeni bir hayata başlamak, daha iyi koşullarda yaşamak için çok çalışmak, hasret ve özlem içindeyken hep sabretmek, vazgeçmemek… Bu bir göç edenin, gurbetçinin öyküsü. Bir yanda gurbet, bir yanda memleket. Gidenler de oldu, yerleşemeyen, arada kalan ve geri dönen de. Ama hikâyeleri, yaşadıkları hep onlarla kaldı. Göç etmek kolay değil. “Yaşamayan anlayamaz göçü” derler ya, aynen öyle. Ben gurbetçi çocuğu değilim, ailemde hiç gurbetçi de yok, ama nedendir bilinmez dinlediğim hiçbir hikâyede duygularıma engel olamıyorum. Sesini kaydedip gönderenlerden türkü söyleyenlere; babasının bavuluna girmek isteyenlerden aşk acısını mektupla anlatanlara kadar binlerce gurbetçi hikâyesi var. Her göçün farklı bir hikâyesi, her hikâyenin de hissettirdiği farklı bir duygu var. Bu yazıda da bu hikâyelerden birini duyurmak, o duyguları anlatmak istiyorum.

Almanya yolculuğu nasıl başladı?
1960’lı yıllarda, Türk işçiler ve aileleri, Almanya’nın büyük işgücü talebini karşılamak ve daha iyi ekonomik koşulları elde edebilmek için Almanya’ya göç etti. Doğup büyüdükleri ülkeye, beraber oturdukları sofraya, her sabah ekmek aldıkları fırına, önünden geçtikleri sokağa, evlerine “hoşça kal” dediler. “İş gücü Anlaşması” kapsamında çalışmak için Almanya’ya giden Türk işçiler başlangıçta birkaç sene Almanya’da kalıp o süre içinde çalışıp biriktirdikleri parayla memleketlerinde iş kurmak veya ev, araba almak istiyorlardı. Aslında bazılarının Almanya’da uzun süre kalmak veya yerleşmek gibi bir düşünceleri yoktu. Türk işçilerin Almanya’da geçici oldukları düşüncesi onların misafir işçi “Gastarbeiter” olarak adlandırılmasına neden oldu.









