Hamnet: Evlat Acısının Dayanılmaz Ağırlığı

Maggie O’Farrell’in çok satan romanı Hamnet’ten uyarlanan film, William Shakespeare ve karısı Agnes’in, on bir yaşında hayatını kaybeden oğulları Hamnet’in ardından yaşadıkları yas sürecini odağına alıyor. Kitap oldukça ağır ve Agnes’in uzun uzun anlatımıyla geçse de yönetmen Chloé Zhao, bu konulardan ziyade; ilişkinin başlama aşaması, mutluluk rüzgarları ve Shakespeare’in kasabada potansiyelini harcadığı için Londra’ya gitmesi ve oğulları kaybettikten sonra yaşadıkları derin buhrana odaklanıyor. Ancak her ne olursa olsun, neresinden bakarsanız bakın inanılmaz bir trajediyle karşı karşıyayız.

Üniversite yıllarım William Shakespeare’ın bütün eserlerini okuyarak geçti. Açıkcası insan denilen varlığı, Shakespeare kadar iyi analiz başka bir yazar veya sanatçı olduğunu düşünmüyorum. İnsanın karanlık yönlerini, ihtiraslarını, ihanetlerini, hırslarını ve daha pek çok özelliğini Shakespeare, anlatabilme konusunda çok farklı bir seviyede. Her ne kadar genel kanının aksine -bütün bu özellikleri tam anlamıyla yansıttığı için- Hamlet veya Romeo ve Juliet’in aksine Kral Lear’ı daha çok seven taraftayım. Kral Lear’ın serbest bir uyarlaması olan ve bir Kurosawa filmi Ran ise en sevdiğim filmler arasında. Hal böyle olunca, beni o kadar da etkilemeyen Hamlet oyununun yazılmasına vesile olan hikâyesinin beni bu kadar etkileyeceği aklımın ucundan bile geçmezdi ama film bittiğinde darmadağın olmuş olarak salondan ayrıldım. Üstelik, canımın kıymeti hiç mi yok bilmiyorum ama filmi iki kez izledim. Belki de en sevdiğim yazarla bir kez daha, biraz olsun özdeşlik kurmak ve onu biraz daha anlamak istemişimdir. Bu kadar “gevezelikten” sonra filmi konuşmaya başlayalım….












