Heidelberg: “Başka Bir Almanya Mümkün” Dedirten Şehir

Heidelberg’e vardığınızda şehir size hemen kucak açan türden bir karşılama yapmıyor belki ama bir iki saat içinde neden bu kadar sevildiğini kolaylıkla anlıyorsunuz. Küçük, sakin ama karakteri olan bir yer. Bulunduğu bölgenin turistik yükünü de buzdolabı gibi sırtlıyor. Her şey yerli yerinde; fazla modernleşmemiş, taşlaşmamış da. Tam kararında korunmuş bir şehir hissi var. Çabasız bir şekilde güzelliğini korumuş, makyajsız bir atmosfere sahip. Turistik ama yorucu değil, güzel ama kendini beğenmiş değil. Gün boyunca yaptığınız tek şey sokaklarda yürüyüp “şurası da çok güzelmiş” demek olabilir ve eminim telefonunuzdan yapacağınız minik araştırmalarla şehri gezerken öğrenmek çok keyifli hissettirecektir. Bence bu tarz spontane bir gezinin parçası olmak için nokta atış bir tercih Heidelberg.

Şehirdeki en meşhur şey tabii ki kale (büyük sürpriz). Ama kale kadar kaleye çıkan yol da insanı tavlıyor. Hafif yokuş, ağaçlarla çevrili, oldukça sessiz. Yukarı çıktıkça şehir yavaşça altınızda kalıyor ve şehrin alametifarikası ortaya çıkıyor. Kaleye vardığınızda içeri girmeden sadece dışarıdan bile izlemeniz yeterli. Ama illa içerileri de keşfedeyim diyorsanız harikulade bir ‘Eczacılık müzesi’ var içinde. Enteresan bilgiler edinip unutmadan eşe dosta satabilirsiniz… Ayrıca biraz olsun fotoğraf çekmekten keyif alan biriyseniz, şehrin her noktası bunun için harika bir zemin oluşturuyor. Biz hafif rüzgarlı ve yağmurlu bir günde gezmemize rağmen yüzlerce fotoğraf çekme fırsatı bulduk. Her kadrajda sinemasal bir ton var, yine ekstra efor sarf etmeye gerek yok…










