Imposter Sendromu: Başarının İçinde Kendini Misafir Hissetmek

Sizi bilmem ama benim lügatıma yeni giren bir sendrom var. Bugüne kadar bir karakter özelliği sandığımız bazı halleri yeniden adlandırmanın zamanı geldi. Imposter Sendromu da bunlardan biri. Son yıllarda özellikle iş hayatında, görünürlük arttıkça ve başarı daha ölçülür hale geldikçe, bu sendrom kendisini daha sık gösterir oldu. Gelin, biraz daha yakından bakalım.

Bugüne kadar onu bir “sorun” olarak değil, daha çok kişiliğimizin doğal bir parçası olarak tanıyorduk. Alçakgönüllülük sanıyorduk. Yüksek hedeflere sahip olmanın kaçınılmaz bir yan etkisi zannediyorduk. Kendini çok ciddiye almamak, hep daha iyisini aramak, biraz da kendimizden şüphe etmek… Bunların hepsi tanıdık geliyordu. Hatta dürüst olmak gerekirse, yer yer erdemli bile. Meğer bu halin bir adı varmış ve bu bir sendrommuş. Kişinin elde ettiği başarılara rağmen kendini o başarının gerçek sahibi gibi hissedememesiyle tanımlanıyor. Psikoloji literatüründe ilk kez 1978 yılında klinik psikologlar Pauline Clance ve Suzanne Imes tarafından tanımlanan bu durum, özellikle yüksek başarı gösteren bireylerde görülüyor. Kişi, dışarıdan bakıldığında tüm kriterleri karşılıyor olsa bile, içten içe “bir gün gerçeğin ortaya çıkacağı” endişesiyle yaşıyor. İşler ilerliyordur, sorumluluklar artıyordur, takdir geliyordur. Ancak içeride sessiz bir ses vardır: “Aslında sandıkları kadar iyi değilim.” Bu ses bağırmaz sadece ara ara kendini hatırlatır. Kişi, başarıyı içselleştiremediği her an, bir sonraki adımı biraz daha temkinli atar.









