Jane Maryam: Kıtalara Yayılan İranlı Bir Beste

Bazı besteler, bazı filmler ve bazı kitaplar sonsuzluğu arkasına alıp yaşar. Doğduğu coğrafyaya salsa da köklerini; dalları dünyanın bir başka ucunda koyunlarını güden bir çobana, kitap okuyan bir kız çocuğuna ya da her gün aynı yolu takip ederek işine giden birine ulaşabilir. Ve yıllar, asırlar geçse de her nesil o sanat eserinde hala hissedecek bir şeyler bulur kendi yaşamının ortak yanlarında. Aslında bir eseri sonsuz yapan da bu detay: Her dönemde, her nesilde, her yaşamda ortak ve apayrı hisler doğurur dinleyende, izleyende, okuyanda. İşte bugün çoğumuzun bildiği bir bestenin o gizemli Fars kültüründe nasıl doğduğunu, kimlerin bu besteye nasıl dokunduğunu ve eşsiz bir eserin kıtalara yayılmasının değerini üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. Bu eser ki geçmiş yıllarda defalarca dinlemekten kendimi alamadığım, her dinlediğimde beni bambaşka dünyalara götüren, sözleri olmasa da dinlediğim yorumda acısını hissettiğim, kopamadığım ve üzerine kendimi tüm versiyonları üzerinde araştırırken bulduğum: Jane Maryam.

Schubert’in Serenade’ından sonra sanırım kalbimin bir köşesinde zaman zaman kocaman bir ağırlık hissettiren, çoğu kez hiç bilmediğim ama çok tanıdık yerlerde gezdiren, hem ürküten hem şefkat gösteren, sarıp sarmalayan ve bir anda öylesine yere vuran en duygu yüklü beste oldu Jane Maryam benim için. Önce Evgeny Grinko yorumu ile en derine işledi. Sonra küçük bir araştırma beni bildiğim kıyılara sürükledi. Farsça bir şarkının, bir hikâyenin gerisinde bıraktıklarına rastladım ansızın. Sessizliğin içinde ne hikâyeler anlattı bana Jane Maryam, bir bilseniz! Asıl hikâyesinden bağımsız, kendi hikâyemle harmanladığım ne hikâyeler döndü her nota vuruşunda zihnimde. Galiba bir bestenin sizde uyandırdığı hislerden en güzeli de bu tanımsız ama bilindik birşeylerin var olma durumu. Haydi gelin, Jane Maryam hikâyelerinde kısacık kaybolalım.










