Zaman, formal bir sembol olan ve Greenwich Mean Time (GMT) üzerinden belirlenen ‘saat’ ölçüleriyle tarif edilir. Peki saat ve zaman birbirinin tam karşılığıdır demek doğru mu?
Bu noktada iki kavram çıkıyor karşımıza: olay zamanı ve saat zamanı. Olay zamanında bahsi geçen zaman insanların birbiriyle geçirdikleri süre zarfına odaklanıyor. Bu zamana göre belli bir saat anlayışı bulunmuyor, tam tersine bir etkinliğin planlaması bir önceki etkinliğin sona ermesine ya da insanların birlikte geçirdikleri zamanın doğal akışında bitmesine bağlı. Bu durum ise tamamen kültürümüzün şekillendirdiği bir şey olarak karşımıza çıkar. Kısacası ‘olay zamanı’ akışında olan bir toplum ya da kültür içinde yer alıyorsak kendimizi olayların akışına bırakırız. Farklı bir etkinliğe ya da toplantıya yetişmemiz için saatimize dikkat etmez, bir önceki etkinliğimiz ne zaman biterse diğerine ancak o zaman vakit ayırırız. Yaşanabilecek herhangi bir olumsuzluk ise o toplum içerisinde hoş karşılanır çünkü herkes için önemli olan saatin kaç olduğu değil olayların içinde geçirilen zamanın kendisidir.
‘Saat zamanı’ dediğimiz zaman algısı da tam bu noktada ‘olay zamanı’ndan farklılaşıyor. Eğer ‘saat zamanı’ fikrine sahip bir toplumda yaşıyorsak, hepimizin önceden planladığı toplantıları, tam saatinde yetişmemiz gereken önemli randevuları vardır. Sürekli saatimizi kontrol etmekten kendimizi alamayız. Buna bu denli dikkat etmemiz ise geç kalmak istemememizden kaynaklanır. Burada, tarafımıza gelebilecek olumsuz tepkilerden kaçıyoruz demek de yanlış olmaz; çünkü bizden beklenen, belirtilen saatte belirtilen yerde olmamızdır. Geciktiğimizde kendimizi affettirmek için toplantı odasına 15 kahveyle girmek biraz maliyetli olur öyle değil mi? 🙂