Maria: Gerçekle Hayal Arasında Bir Yüzleşme

Filmin ilk haberi geldiğinde çoğu Türk sinemasever gözlerine kulaklarına inanamamıştı. Angelina Jolie Maria Callas’a hayat verirken, Haluk Bilginer de onun hayatının aşkı Aristotle Onassis olarak karşımıza çıkacaktı. Açıkçası çok uzun zamandır bu kadar heyecanlandıran cinsten bir haber de görmemiştim. Yönetmenin Pablo Larrain olması ise hem iyi anlamda hem kötü anlamda bazı soru işaretleri doğurmuştu. Zira kendisi usta bir yönetmen fakat arka arkaya çektiği biyografi filmleriyle biraz ışığını da yitiriyor gibi… Maria filmiyle ortaya çıkardığı iş bir başyapıt değil belki ama kariyerinin eli yüzü düzgün işlerinden biri olarak hatırlanacak bir eser bence. Hikayenin anlatmaya değer olup olmamasının ötesinde, Larrain her zaman özgün bir anlatıcı ve onun gözünden sinemaya bakmanın her zaman özel bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

Maria Callas’tan bahsedelim biraz. bu isim sadece operanın değil, modern müziğin de unutulmaz bir yıldızı olarak hafızalara kazındı. ”La Divina” lakabıyla anılan bu güçlü soprano, sahneye sadece sesiyle değil, aynı zamanda benzersiz teatral yeteneğiyle de damgasını vurdu. Çalkantılı hayatı, iniş çıkışlarla dolu aşk hikayeleri ve sahne arkasında yaşadığı duygusal gelgitler, onun bir diva olmanın ötesine geçen çok katmanlı bir figür haline gelmesini sağladı. Callas, Verdi’den Puccini’ye, Bellini’den Wagner’e kadar pek çok bestecinin eserlerini yeniden yorumladı, ama onun en unutulmaz anları Norma ve Tosca gibi eserlerde canlandırdığı ikonik karakterlerde saklı. Sadece sesiyle değil, hayata dair tutkusuyla da bir efsane olan Callas, adeta her performansında sahneyi değil, tüm dünyayı(tabii burjuva dünyayı) kasıp kavurdu.










