Mica Ertegün: Kendini Açıklamak Zorunda Olmamanın Gücü

Eğer Mica Ertegün’ü henüz bir moda ikonu olarak tanımıyorsanız, merak etmeyin. Zaten muhtemelen böyle olmasını tercih ederdi. “Herkes bilsin” diye yaşadığı bir hayatı yoktu. Mica, geniş kitlelere hitap etmeyi hiç umursamamasına rağmen, moda, sanat ve New York sosyetesinin tam ortasında, tartışmasız bir ağırlığa sahip oldu. Bu yazımda arşiv değeri taşıyan, “vintage” moda konuşulurken en önemli figürlerden biri sayılan, zamansız ve çabasız bir şıklığın timsali olan Mica’nın hayatına giriş yapıyoruz.

Mica 1926’da Romanya’da Ioana Maria Banu olarak dünyaya geldikten sonra, çocukluğunu savaşın ve yerinden edilmenin içinde geçirdi. Komünizmin ülkesini sardığı yıllarda Romanya’dan ayrıldıktan sonra yolu ilk modayla tanşıp biraz modellik yaptığı Paris’e, daha sonra Kanada’ya ve nihayet New York’a düştü. 1969’da müzik tarihinin en önemli prodüksiyon şirketlerinden biri olan Atlantic Records’un sahibi Ahmet Ertegün ile evlendiğinde, kendini bir anda çok güçlü bir sosyetik çevrenin tam ortasında buldu. Ama bu çevreyi hiç bir zaman kimlik olarak kullanmadı. “Birinin eşi” olmaya hiç heves etmedi. Mica her zaman kendi adını sağlamlaştırmanın peşindeydi. Sağlamlaştırmak dediysem de, bunu bağıra çağıra değil; kendi alanında, adım adım, mesafesini koruyarak yaptı. Mica her zaman kime ne kadar yaklaşacağını bilen, her şeyin paylaşılmasının samimiyet olmadığını sezgisel olarak kavramış biriydi. Bugün hâlâ merak edilmesinin nedeni de ortaya koyduklarından çok, bilinçli olarak sakladıklarından kaynaklanıyor.














