“Sosyal Çürüme” ve Mikro Direniş: Bize mi Kaldı Düzeltmek?

Geçen gün uzun bir aradan sonra Prens Adalarına gittim kardeşimle. Hava limonata gibi, deniz mavi, ufukta yeşil adalar, geminin etrafında martılar. Dedim “Şu güzelliği başka nerede bulacaksın?”. Birkaç ay önce Venedik’e gitmiş ve şehre resmen âşık olmuştum. Bir yanıyla İstanbul’a da benzetmiştim. Uzun zamandır İstanbul’u yaşayamıyorum ben. Venedikte onların Vaporetto’suyla oradan oraya giderken “En son ne zaman kendi şehrimde vapura bindim?” demiştim. Venedik’in labirent gibi daracık sokakları, süslü binalarındaki soyulmuş sıvaları, şehrin suyla iç içe oluşu onunla canım İstanbul’um arasında benzerlik kurmamı sağladı. Romantikleşecek değilim. Bu yazıyı akılcı ve mantıklı kalarak sürdürme niyetindeyim. Zira bu yazı bir İstanbul güzellemesi değil. Bu yazı bizimle ilgili.

İstanbul’un mavi suları ve yeşil adalarıyla yazıma başlamamın sebebi bu vapur yolculuğum sırasında gördüklerim oldu. O güzel denize karşı sigarasını içip izmaritini kayıtsızca suya atan kaç kişi gördüm bilmiyorum. Onu ekmek sanıp yemeğe çalışan kaç martı… Bunu görüp içi acımadan, tepki vermeden duran, hatta belki gördüğünü bile fark etmeyen kaç kişi… İçime dolan sinir, titreyen ellerim, öfkeden çarpan kalbim ve çatlayan sesim… Ve tüm bunların ortasında o izmariti atan hanzoyu uyarmaya yönelik delici isteğime karşı çıkan ve bedenimi kilitleyip boğazımı düğümleyen bizzat kendi iç direncim! Bir yanım karşı koymak istiyor bir yanım susmak; “Çıkıntılık yapmamak”. “Hem zaten onu durdursam ne olacak? Bana mı kaldı denizleri korumak? 2 adım ötede aynısını yapan başka birileri yok mu? Hangi biriyle mücadele edeceksin? Eline ne geçecek? Kırk yılın başı çıkmışsın Adaları görmeye, keyfin yerinde. Kendi huzurunu da yanındakinin huzurunu da ne kaçırıyorsun?”. Ama huzurum çoktan kaçtı bile.












