Lezzetin İzinde: Mutfakta Kültür Buluşması

Günümüzde yemek artık yalnızca bir karın doyurma eylemi değil. En önemli buluşmalara ortam hazırlayan, uğruna seyahatlere çıkılan, sanatın yenilebilir bir boyutu ve kimyasıyla bilime uzanan başlı başına bir alan. Dini bayramların temeli, savaşların nedeni… Toplumların tarihini yediklerine bakarak anlayabilirsiniz mesela. O toplumda yaygın olan mesleği, gün içinde en aktif oldukları saati, genelin saat kaçta uyandığını, ekonomik durumlarını, coğrafi konumlarını, yerleşik mi yoksa göçebe mi olduğunu, hatta toplumun fiziksel özelliklerini…

Günden güne yemek konusunda kiminin sınırları zorladığına, altın tozuna bulanmış etleri yediğine kimininse minimalizmi benimsediğine ve doğal olana dönerek yalnızca “beslenmek” adına yemek yediğine şahit oluyoruz. Modern hayatın bu ikili dünyasının ötesinde, beni düşündüren ve cezbeden bambaşka bir şey var bu topraklarda. Birbirine karışmış, iç içe geçmiş bir yemek kültürü. Türklerin göçebe yaşamları boyunca atlarının eyerlerinin altına yerleştirdikleri etleri ve ısıyla pastırmaya dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Bu yüzden, Türklerin tarih boyunca Anadolu yolculuğunda karşılaştığı toplumlardan etkilenmemiş olması imkansız. Yunanistan’la aramızdaki tartışmalar şöyle dursun, keşfedilmesinin sonu olmayan bir Anadolu var sahip olduğumuz için çok şanslı olduğumuz. Her gidişimde farklı ve hiç bilmediğim bir yemeği denemenin verdiği hazla ayrıldığım Çiya Sofrası gibi restoranlar ve özellikle doğuda yaygınlaşan gastronomi festivalleri sayesinde yalnızca turistler değil, bizlerde kendi topraklarımızı keşfetme imkanına sahibiz. Yalnız bunu tatma değil bir de tarihini düşünmeyle birleştirsek hiç de fena olmaz.













