Merhaba, evet hayatımın bir kısmı geleneksel kurumsal kariyer patikasında ilerlerken paralelinde de küçüklüğümden beri hep hayatımda olan, daha yaratıcı, tasarım odaklı patikadan da hiç vazgeçmedim. Bu ikisi birbirini hep dengeledi, tüm profesyonel kariyerim boyunca, hafta içi her gün kurumsal kariyerimi devam ettirirken, hafta sonları evimdeki tasarım stüdyomdan bir dakika bile çıkmadım. Sanırım akıl sağlımı buna borçluyum. Genelde neye ihtiyacım varsa onu almak değil, kendi ihtiyacım ve estetik zevkime göre bizzat yapmak beni çok daha tatmin etti.
House of Sól’un çıkışı da benzeri bir hikayenin sonucunda oluştu. Kapalıçarşı kültürü benim için hep çok kıymetlidir. Sadece mücevher alanında değil, inanılmaz bir zanaat tarihine sahip orası, hala hakkını verebildik mi üzerinde durduğumuz tarihin emin değilim. Senelerce her hafta sonu turistlerin girmediği, yerlisinin, yalnız orayı bilenin, çalışanın girdiği, çoğu çıkmaz olan sokakları, labirent gibi iş hanlarını, film seti gibi atölyelerini yavaş yavaş keşfettim. Öte yandan, dünya sahnesinde kendimizi nasıl bir kostümle inşa edip, temsil ettiğimiz benim için hep çok önemliydi. Kendi mücevher koleksiyonumu başlatmak, inşa etmek, kuyum zanaatını öğrenmek, taşların dünyasını anlamak için Kapalıçarşı’ya düzenli olarak gitmeye başladım. Oradaki Ermeni ustalardan farklı farklı zanaat alanlarında eğitim alarak kendimi geliştirdim; değerli metal şekillendirmek, doğru değerli taşları seçmek, kesmek, mıhlamak gibi… Birinin önce çok özel bir İran turkuazını ya da Hint safirini satın alıp, o taşla göz göze saatler geçirip, ondan kolye mi, yüzük mi yapmaya karar vermesi, kağıda çizdiği bir tasarım sayısız usta ve atölyenin desteği ile gerçeğe dönüştürüp takması, inanılmaz bir tatmin. Onu bir kere yaşadınız mı bir daha herkesin üzerinde gördüğünüz mücevheri zaten takasınız gelmiyor.
Böyle böyle seneler içerisinde ben hem Çarşı’da el öğrenip, hem de ufaktan kendi oyun alanımı inşa etmeye başlamıştım. Hafta sonu atölyede bitirdiğiniz bir kolyeye, hafta içi aşırı önemli bir toplantıda sunum yaparken insanların kitlenip baka kalması ise inanılmaz kıymetli bir motivasyon, “Nereden aldın bunu? Ne demek sen yaptın? Nasıl yaptın? Oha! Bana da yapar mısın?”la geçen senelerin sonunda bu emekler büyüdü ve markalaştı; fakat House of Sól sadece bir mücevher markası değil; Kapalıçarşı ve genel olarak Doğu’dan çıkan, bu toprakların altındaki taşların, madenlerin, üzerindeki sanat ve zanaat tarihini anlattığım bir tasarım gustosu, mücevher tasarımı ise duraklarımızdan ilki.