Sinir sistemi ile ilgili çalışmalar, yakın döneme kadar sistemin üç yanıtı olduğundan söz ediyorlardı: Savaş-Kaç ya da Don. Yakın zamanki bu üç yanıtla birlikte dördüncü bir yanıtın varlığı konuşulmaya başlandı: Türkçeye “yenilme-memnun edicilik olarak geçen ‘fawning’.” Diğer tüm yanıtlar gibi bir travma yanıtı olan memnun ediciliğin, toplumda özellikle güç dengelerinin şaştığı ailelerde, istismarın ve bağımlı bakım verenlerin gölgesinde büyümek zorunda kalan çocuklarda ortaya çıktığı biliniyor. Oprah da bu çocuklardan biriymiş. Türkiye’de ise fawning yanıtının daha çok kız çocuklarında görüldüğünü ve bu yanıtın, çoğu kadının yetişkinlik hayatına damga vurduğunu söylemek de mümkün. Bir vajinaya sahip olmanın kız çocuğunun bir günahkâr ve ipleri sıkı tutulması gereken bir varlık olarak görülmesine neden olduğu toplumumuzda, kız çocukları güvende kalmak, karınlarını doyurmak ve hatta okula gidebilmek için birilerini memnun etmek zorunda oldukları bilgisiyle ve sinir sistemi yanıtıyla büyüyorlar. Bu kız çocukları, sevilmenin tek yolunun sonsuzca vermek, sürekli başlarının onayladığı şeyleri yapmak ve “uslu” olmak olduğunu öğrenerek büyüdükleri için, bu travma yanıtı, yetişkinlikte de kendini gösterir: Birer yetişkin olan ve hayatı, “saçını süpürge etmek” ile geçen kadınlarda bu travma yanıtının izlerini görmek mümkün.
Dünyadaki yolculuğumuzun ilk beş yılında ne yaşadığımız, ne öğrendiğimiz, neye inandırıldığımız çok önemli. Bu beş yılda oluşan harita, gelecekteki yaşam haritamızı şekillendirecek ana koordinatları belirliyor. Ödül-ceza sisteminin yaygın olarak kullanıldığı dönemde büyüyen bir çocuk olarak ben de iyi şeyler yaparsam ödüllendirileceğime, uslu olursam şirinler’i görebileceğime inanmıştım. Birilerinin memnun edersem, istediklerime ulaşabileceğimiz ve güvende olacağımı sanıyordum. Büyürken, başkalarıyla ilişkiler kurarken, kötü şeyler yapanların başına hiçbir şey gelmemesini bir türlü anlayamıyor ve bunu haksızca buluyordum. Çünkü çocukken bana öğretilen, inandığım şey bu değildi. Çok yakın zamanlarda, bu inancın bana, ödül-ceza sisteminden miras kaldığını ve hayli romantik bir yaklaşım olduğunu, ödev gereği ya da kalpten gelerek yapılan iyilik ya da kötülük ile ilgili hayatın bir çetele tutmadığını fark ettim. Hayli şaşırdığımı tahmin edersiniz.
Travmayı ele alış biçimi, Dr. Perry’nin danışanlarının hikâyeleri ve iyileşmeye dair bakış açısıyla “Ne Oldu Sana?” kitabı, bana çok iyi geldi. Bu kitapla buluşan tüm okurların, kendi hayat yolculuklarına daha şefkatle ve umutla bakabilmelerini diliyorum.