Othon Cinema: Bir Hafızanın İzini Sürmek

Bazen şehir sana, ancak biraz dikkat edersen açılan şeyler sunar. Programlarda görünmez, algoritmada karşılaşmazsın, kimse özellikle önüne düşürmez. Ama bir kez denk geldiğinde şunu anlarsın: bu, kaçırılmaması gereken bir şey. İstanbul ve Ankara arasında dolaşan, tek seferlik gösterimlerle var olan bu bağımsız sinema alanı, klasik dolaşıma girmeyen filmleri izleyiciyle buluşturuyor. Zaman zaman İzmir’de de karşılaşabileceğin bu seçkiler, ne düzenli bir programın parçası ne de tekrar eden bir akışın. Burada bir film, yalnızca o akşam var. Ve bu geçicilik hissi, izlediğin şeyi tamamen değiştiriyor. Bu yazı da tam olarak bu yüzden var: Bir kez denk geldiğinde hayatına giren ama kaçırdığında bir daha aynı şekilde karşılaşamayacağın bu deneyimi, Othon Cinema üzerinden görünür kılmak için.

Bu deneyimin neye benzediğini ilk kez Othon Cinema’nın seçkisi içinde, Jonas Mekas’ın Lost, Lost, Lost filminde hissettim. Film, II. Dünya Savaşı sonrası yerinden edilmiş bir insanın, yeni bir hayata tutunmaya çalışırken eline kamerayı alıp dünyayı kaydetmesiyle başlıyor. Mekas, Amerika’ya geldikten sonra yaşadığı yabancılığı, sıkışmışlığı ve aidiyet arayışını anlatının kendisiyle değil, kaydetme eylemiyle kuruyor.












