Bu 4 maddeyle birlikte de belki en önemli sırrı şöyle açıklıyor Robbins “…yalnızca mantıkla mücadele ettikleri, ruh ve kalp konusunda ilerleme kaydedemedikleri için gerçek ölümsüzlük onlara nasip olmayacak.” Yukarıda saydığımız 4 madde ne kadar ölümsüzlük getiriyor bilmiyorum ama ruhu besleyememenin hayattan çaldığına eminim. Başka bir kitabında bu durumu şu sözlerle özetlemiş yine Robbins: “Akıllı ve zeki olmaya çalışırken, kalpsiz ve duygusuz kalmak, işte bütün hikayemiz bu…“
Kitabı okuduktan sonra bende ikinci yer eden konu ise koku oldu. Koklama duyusunun, görme, işitme, tatma kadar ön plana çıkmadığını düşünürüm hayatta. Kitapta kokunun önemi çok etraflıca ele alınmış. “Beş duyumuzdan belleğe en yakından bağlı olanı, koku almadır. Belleği uyandırma anlamında diğer duyular kokuyla asla rekabet edemez.” Geçmişle olan bağımızla beraber koku, hayal gücümüzü de körükler ve geleceğe de köprü kurar. Zaman zaman bir kokunun sizi de belli bir yere, zamana ya da anıya götürdüğü olmuyor mu? Kitapta tasvir edilen ölümden sonra gidilen “Öteki Taraf”, bizim dünyamıza oldukça benziyor, ancak ana fark öteki tarafta hiç koku olmaması. Sebebini “Buraya koku girmesine izin versek, ölüler hala hayata bağlı kalır, kaderlerini kabullenemezlerdi. Çünkü kokular, anıları uyandırır.” diye açıklıyor terazinin başındaki görevli.
Son olarak da yazının başlangıcındaki pancara dönelim. Ben, kendi adıma kitabı okuyana kadar pancar hakkında oturup düşünmemiştim ? Ancak, Parfümün Kokusu’nun hem açılışı hem de kapanışı pancarla yapılıyor, üstelik kitapta yüzyıllar boyunca taşınan parfümün sırrı da pancardan geçiyor. Peki nedir pancarı bu kadar özel kılan? Bu kısmı Robbins’in anlatımına bırakalım: “Pancar, sebzelerin en keskinidir. (…) Pancar aslında melankolik bir sebzedir. Istırap çekmeye onun kadar isteklisi yoktur. Örneğin insan şalgamı ne kadar sıksa, kanatamaz.” Bunlar kitabın açılışında yazarın kelime oyunları yapma tarzına uygun pancar tasvirleri. Kitabın sonunda ise pancarın keskinliği açıklığa kavuşuyor: “Pancar, (diğer sebzelerin aksine) vücudu, ona girdiği renkte terk eder. Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş bizi, analar babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer. (…) Sindirildiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız. Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan, yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı, yoksa kahverengiye dönüşür.” Pancar gibi kalabilmek ümidiyle ?