Persepolis: Aidiyetsizlik ve Bir Animasyondan Öğrenilenler

Bana aidiyetsizliğin resmini çizebilir misin Marjane Satrapi? Hayranı olduğum, Persepolis’in yaratıcısı bu cesur kadının adına ben cevaplayayım bu soruyu: Evet, çizebilir. Hatta bundan bir çizgi roman, ardından da bir çizgi film yaratabilir. Hem de tüm bunları dünyadaki son peygamber olmak isteyen bir kız çocuğunun, sıkışmışlık hissini iliklerine kadar yaşamış bir genç kadının, yani kendisinin gözünden anlatabilir.

Defalarca okuduğum, kalemine, çizimine, anlatımına hayran olduğum Persepolis’i bilmem kaçıncı defa izledikten sonra bu çizgi romanı/filmi neden bu kadar çok sevdiğimi düşündüm kendi kendime. Bir ekrana bakıp gelecek kaygılarınızı oluşturabilecek çoğu şeyi apaçık şekilde görmek neden bu kadar izlenesiydi? Birçok korku filminden daha çok huzursuz eden bir yanı vardı bu filmin. Savaşı ve rejimi değil de kısıtlanmışlığı, sıkışmışlığı ve kendi evine yabancılaşmayı anlatıyordu bana. Belki de yirmili yaşlarının başında, biraz şımarıkça bir fanus içinde büyümüş ve yavaş yavaş fanusun camlarının kırıldığını duymaya başlayan çoğu gencin savaştığı her şeyi. Öte yandan, insana huzur veren ve kötü olan her şeyin göründüğü kadar kötü olamayacağını anlamamı sağlayan o alaycı ve çocuksu dili bu hikâyeye sımsıkı sarılmamı sağladı.









