Hep yüzdüğümüz koylarda yüzmenin, kıyılardan bir adım bile uzaklaşıp risk alamamanın, süreç değil sonuç odaklı olduğumuz için her gün aynı hayata uyanmanın bize daha kolay geldiği şüphesiz. Evet, yeni bir başlangıç için adım atmak, kabuk değiştirmek, dengeyi bozmak, yeni yollar keşfetmek, değişim rüzgarına kapılıp ona teslim olmak ve kaybolma riskini göze almak… Mevcut hayat şartlarımızı düşündüğümüzde bunların bizi strese sokması çok normal. Hele birde sürekli “en kestirme yol bildiğin yoldur”, “bilmediğin yola girme”, ”macera mı arıyorsun?” benzeri cesaret kıran lafları etrafımızda çokca duyuyorsak çemberimizin dışına çıkıp, sıkı sıkıya bağlı olduğumuz düşünce kalıplarımızı bırakmak, dümeni kırıp hayat akışımızı başka yöne çevirmek için hareket etmek çokca düşünmemizi gerektirebiliyor.
Belki de biz fark etmeden etrafımızı çevrelemiş olan bu subliminal mesajlar bizim çekirdek inançlarımızı oluşturuyor ve bizler de tıpkı çoğunluk gibi her gün aynı yolu yürüyen, sevmediği işlerde çalışan, huzuru olmasa da evliliğini, ilişkisini devam ettiren, toplum onayına ve elalem ne der kaygısına kendi seçimlerinden daha çok değer veren, sosyal etiketlerini bırakamayan yani konfor alanından çıkamayan kanaatkar insanlardan olduk. Peki değişmek, rutinimizi bozmak bizi neden ürkütüyor? Neden korkularımıza bu kadar tutsak bir şekilde yaşayıp; değişimlerin, yeniliklerin kötü olacağını düşünüp, bakış açımızı değiştiremiyoruz? Korkularımızın ötesiden bir hayatın var olduğu gerçeğini kabul etmek neden bu kadar zor geliyor bize?
Çok kolay hayatlar yaşamıyoruz bunu kabul ediyorum. Ülkeler savaş cephelerini, nükleer silahlarını düşünürken bir anda hiç beklemediğimiz bir yerden “sağlımızla” sınandığımız şu olağanüstü günlerde, hayatın bize anlatmak istediği şeyi, daha doğrusu benim duyduğum cümleleri size bir kitap önerisiyle paylaşmak istiyorum.