İkinci yarının açılışı, bizleri yeniden ısındıracak şekilde enstrümantal One of These Days ile hızlı bir şekilde oldu. Şahsi fikrimce bu şarkı konserin bitiminde seyirciyi uğurlayacak özelliklere sahip olsa da, D.G’un tercihinin daha kült bir şarkı olacağı elbette en başından belliydi. Konseri tamamlayan şarkı için tahminlerimden biri olan Shine on You Crazy Diamond konseri devam ettiren şarkı olurken, ortam iyiden iyiye saykodelik havaya büründü. Caza olan mesafeli duruşumdan dolayı Rattle That Lock albümündeki diğer şarkılar beni pek mutlu etmese de, konserin ikinci yarısı özellikle daha fazla Pink Floyd şarkısını barındırması ve seyircinin daha fazla şarkıya eşlik edebilmesi nedeniyle hem daha keyifli hem de daha hareketli geçti. Bu kadar kalabalık bir koronun parçası olabilmek o kadar benzersiz bir duyguydu ki…
“beyond the horizon of the place we lived when we were young
in a world of magnets and miracles
our thoughts strayed constantly and without boundary
the ringing of the division bell had begun”
Run Like Hell ile sahnede iyice devleşen Gilmour konserini tamamladı ve bise kadar bir soluk alabilmek için sahneden ayrıldı. Sonrasında Time ile geri dönüşünü yaparak, konser başından beri sık sık içimden geçirdiğim”zaman dursa da hep şu anda kalsam!” cümlesini bir kez daha tekrarlattı. Bis esnasında taktığı güneş gözlükleri ile bizleri bir de güldürüp göndermek isteyen efsanemiz, adına yakışan bir veda yaparak Comfortably Numb ile tüyler diken diken, “vay arkadaş!” dedirterek çılgın atmamıza sebebiyet verdi.
Konserin bitişi sonrasında herkesin David Gilmour’un gitarında takılı kaldığı ise çok belliydi. Circo Massimo’dan hiç istemeyerek çıkarken, artık Roma gezimin soundtrack’i pek çok önemli anımda olduğu gibi High Hopes idi. Roma’nın ışıl ışıl sokaklarında otele doğru yol alırken, her bir anı ile mükemmel bu şölen sonrası aklımdaki soru ise çok netti: Ah be David, bizi de beraberinde götürseydin ne olurdu sanki?