Sabine Büsch ile: Mahalla Festivali Üzerine Sohbet

Büyük Valide Han’ı haritadaki patika ile bulma çabamla başlayan “Mahalla Festivali”, yaşattığı deneyim ile açılışından beri aklımdan çıkmıyor. Yalnızca bizi pek çok kavramı yeniden tanımlamaya, yeni tartışmalara alan açmaya çağırması ve her detayı incelikle düşünülmüş bir sergi ve festival oluşu sebebiyle de değil; bunların çok daha ötesinde. Bize bizzat kendi durduğumuz noktayı ve o noktadan çevreye nasıl bir perspektifle baktığımızı da sorgulamaya imkân tanımasıyla -ve hatta zorlamasıyla- festival, zihnimde varlığından haberim olmayan bazı çarkların yavaş yavaş dönmeye başlamasına neden oldu. Ve hareketlilik hâlâ sürüyor, elbette iyi anlamda! Sizin de bu dönüşe ortak olmanız için aklımdaki soruların cevabını birinci ağızdan öğrenmek istedim. Böylece, serginin küratörü ve festivalin organizatörü Sabine Büsch ile “Mahalla”nın ne olduğuna, neleri amaçladığına ve işleyiş sürecine dair söyleştik. Kendisine samimiyeti ve incelikli cevapları için çok teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar!

Doğru Mekânı Ararken
Mahalla Festivali bu yıl, “Midas Dokunuşu” ismiyle bize, elinizdekinin kıymetini bilmenin önemini, bilememenin ise doğuracağı dehşet verici sonuçları hatırlatıyor. Karanlık ve küflü koridorlarında kaybolduğum, minicik hobbit kapılarından geçtiğimde tamamen tesadüfen çatısına ulaştığım ve bir anda tüm boğazı ayaklarım altına seren manzaranın etkisiyle sanki efsunlandığım bu büyülü mekân, aslında tam da elimizde olanın kıymetini bilemeyişimizi varlığıyla somutlaştırıyor. Ve bu farkındalık, çatıya bir yetkilinin peşine takılıp gelen turist grubuna yine aynı yetkili tarafından iBAN verildiğini gördüğümde sanki bir hançer biçimine dönüşüyor. İstanbul’a taşındığım günden beri kentle kurduğum ilişki de aynı benim kişiliğim ve kentin yapısı gibi, sürekli değişim ve dönüşüm halinde. Ancak bu kente dair sürekli sabit olarak muhafaza edebildiğim bir duygu ve hisler karışımı var ki; vazgeçilmiş gözden düşmüş olanın büyüleyici zarafetinin yitirilişine karşın hissedilen hüzün ile kıymetli her şeyin terk edilmesi, sanki bir istila biçimi gibi. Yepyeni bir yerin keşfi, fethi ve elbette tahribatı, ki bu da bende hiç kuşkusuz öfke duygusu doğuruyor. Böyle büyük ve görkemli bir yapının, tüm gücü, zarafeti ve güzelliği ile, nasıl terk edilip hemen ardından alakalı alakasız her bahçe ve park yeşilliğinin bir boşluk olarak görülüp istila edilip üzerine devasa bir AVM ve rezidans dikme fikri nasıl doğuyor, gerçekleştiriliyor ve bir kişi dahi buna “Neden?” demiyor, anlamak mümkün değil.










