Sanırım hikâyenin başlangıç noktasında sizi gerçekten siz yapan kültürel ve genetik unsurlar var. Aileniz, büyüdüğünüz yer, o yerde yaşadıklarınız, çevrenizden aldıklarınız ve verdikleriniz… Coğrafyacılar ve mimarların tuhaf bir ortak noktası vardır pek bilinmeyen: Her ikisi de anlatının başlangıç noktası olarak yeri baz alırlar; mimaride bu yapıya yön verir ve nasıl bir evde yaşayacağınıza etki eder, coğrafyada ise ortaya çıkacak olan entelektüel ürünün kendisine (belki bir kitap, belki bir ders) yön verirken, günün sonunda insanlara bırakacağınız zihin kıvılcımlarına tesir eder. Edebiyattan sinemaya, plastik sanatlardan dansa tüm sanatlar da biraz böyledir; geldiğiniz yer (bazen coğrafi, bazen kültürel) nerede olduğunuza, nereye gideceğinize, ne yapacağınıza ve kim olduğunuza etki eder.
Burada yeniden kendimi aynanın önüne koyacak olursam, her şeyin başlangıç noktasında deniz var diyebilirim. Tuhaf bir şekilde dünyanın yaratılışı için de bu böyledir. Yaşam milyonlarca yıl önce denizlerde başladı. Evrimin yüzlerce yılı, mekân olarak kendisine denizleri seçti. Süngerlerden tek hücreli canlılara, mercan resiflerinden bitkilere, en eski omurgalılardan yumuşakçalara sayısız canlının evrim süreci denizlerde gerçekleşti. Benim bireysel evrimim de sanırım denizlerde gerçekleşti. Ailemizde sayısız kaptan, tekne yapımcısı, deniz insanı var. Nesiller öncesine uzanan bu kronolojinin son noktasında ise şimdilik ben varım. Çocukluk yıllarımdaki birkaç yılı saymazsak hiçbir zaman deniz benim için profesyonel bir uğraş olmadı. Öte yandan bu devasa su kütlesi; öykülerimden fotoğraf çalışmalarıma, denemelerimden şiirlerime, ilgi alanlarıma, okumalarıma ve yaşantıma her daim yön verdi.
Fotoğraflarınızda bazen huzur dolu bir şiirsellik yakalarken bazen brutalist bir rahatsızlık görüyoruz. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?