Samsun Milka Pastanesi: Lezzet, Nostalji ve Öze Dönüş

Son yıllarda Samsun’a yaptığım her seyahatte, kaçamadığım bir duygusal yoğunlukla çocukluğumun güzel ve ergenliğimin travmatik anılarını yeniden yaşıyorum. Samsun seyahatlerim sırasında bazı mekanlarla birlikte sık sık uğradığım Milka Pastanesi’nde, oğlum Kerem’in kendini kaybetmesine yol açan heyecanı ve birbirine karışan çikolata ile sıcak hamur kokuları tüm mekânı, oradan da taşarak sadece koku duyumu değil, ruhumu da kontrolü altına alıyor. Proust’un dediği gibi: “Ve birden, hayatın iniş çıkışları bana kayıtsız gelmeye, felaketleri zararsız, kısalığıysa yanılsamalı görünmeye başlıyor.” Milka gibi mekanlar sayesinde hâlâ bu ülkeye ve kente gelmeye devam ediyor ve her seyahatimde özüme döndüğüme dair, bir tür yanılsama olduğunun farkına varsam da, benzer bir heyecan yaşıyorum.

Arkadaşlarımızla vakit geçirmek için tek başımıza dışarı çıkabilecek yaşa geldiğimizde, Samsun’da bir pastane, Kuğu Pastanesi, gençlerin tabiriyle “en çok takıldığımız” mekân olmuştu. Aslında normal bir pastane olan Kuğu’nun bizim için ana buluşma ve vakit geçirme mekânına dönüşmesi, ürünlerinin lezzetinden değil, bir dizi başka nedenden kaynaklanıyordu. O yıllarda (sözünü ettiğim dönem 1980’lerin sonu ve 90’ların başı) Samsun’da bugün anladığımız anlamda bir “kafe” yoktu. Kahve dendiğinde Türk kahvesi ve hazır/toz kahveden başka bir alternatif bulamazdınız. Kuğu Pastanesi’nin ürünlerinin ekstra bir lezzete sahip olduğunu söylemek de pek mümkün değildi. Tanıdığım en iyi amatör şeflerden biri olan annem, çok iyi kek ve pasta yaptığından; hele de birçok insan için sadece pastanede yenilebilen ürünler kategorisinde yer alan pâte à choux (pataşu) hamur işlerini, özellikle de profiterolu, neredeyse bir profesyonel pastane ustası seviyesinde yaptığından, ben dışarıda pasta yemez, onları beğenmezdim. Kuğu da şehrin bilinen diğer pastaneleri gibiydi; hatta pek çok ürünü ondan daha lezzetli yapan başka pastaneler vardı.













