Sanat ve Göç: Mekân ve Temsilin Yeniden Kurulması

“…Dünyanın bir köşesinde, yalnızca yaşama, var olma ve kendi topraklarında yaşama haklarını talep ettikleri için masum insanların katledildiğini bile bile rahatça yaslanıp oturamayız.” diyor İKSV İstanbul Bienali Küratörü Christine Tohmé. Boğazı geçerken aklıma düşen bu cümleler “yer/mekân” ile olan ilişkimizin ne kadar derin olduğunu bir kez daha düşünmeme sebep oldu. Hayatı geçmiş ve gelecek köprüsünde köklerimizle; değiştire dönüştüre ya da eleye saklaya inşaa ettiğimiz için mekânın değeri bazen zamanın da ötesine geçiyor. Çünkü yaşamı katlanılır kılan bir bakıma mekân ile kurduğumuz o bağ. Öyle ki köklerimiz de bu bağ ile düğümlü. Dolayısıyla yer bütünsel anlamda bizim için büyük ve yadsınamaz öneme sahip. Bugün dünyanın geldiği noktada devam eden savaşlar ve yerinden edilen canlılar konforun da ötesinde hayatta kalma, ona tutunma ve hayatını sağlıklı şekilde sürdürebilme mücadelesi veriyor. Bu da hayatta kalabilmek yani devam edebilmek için yerinden edilenlerin ya görünmez ya da “öteki hatta belki düşman” göründüğü gerçeğini açığa çıkarıyor.

Köprünün ayaklarını geride bırakıp Anadolu Yakası’na geçtiğimde o eşi benzeri olmayan boğazı, belki de hiç gidemediğim yalıları, adımımı bile atmadığım sokakları sevmek ne kadar heyecan verici olsa da bu sokaklara hiç ait olmamış ve belki de olamayacak insanları da geride bıraktığımızı hissediyorum. Çünkü onlar öteki olarak hiç ait olmadıkları bu yerde yaşam mücadelesi vermeye devam edecekler. Kendi evleri olmayan dünyanın geri kalan tüm ülkelerinde.











