Gül yaşam yolculuğunu anlatıyor. Gül özündeki tomurcuktan açıyor, yaprakları ile güzellikler veriyor, sonra o yapraklar yok oluyor, ama tohum kalıyor, tekrar toprağa karışıp yeni güller veriyor.
Son koleksiyonunuz Rosa Mundi’de ki yediveren gülünün hikayesi nedir?
Gülün tarihi insanlık tarihinden de öncedir. İlk gül fosillerine 70 milyon yıl önce; üçüncü Buzul Çağı’nın sonunda, dinazorların yok olduğu zamanlarda rastlanmış. İlk olarak Orta Asya’da ortaya çıkmış. Hatta doğum yeri Anadolu olarak biliniyor. Oradan tüm dünyaya yayılmış. Her dönem çiçeklerin kraliçesi olarak edebiyatta, sanatta ve dinde çok özel bir yeri olmuş. Eski Mısır’da önemli kişiler ölürken yanlarına gül konurmuş, bugün de cenazelerde güller kalplere şifa veriyor. Bu kadar yaşlı ama bu kadar da genç kalabilmiş bu çiçek evrensel olarak mükemmelliğin, ebediyetin, yeniden doğuşun çiçeğidir. Gül bize hayatın amacının ve yolunun aşk olduğunu söyler. Tüm zıtlıkları özdeki sevginin ateşinde eritebileceğimizi ve böylece başımıza gelen en negatif şeyleri bile sevgi ile pozitife çevirebileceğimizi fısıldar. Güzel-çirkin, iyi-kötü diye ayırmadan sevebildiğimizde var olan her şeyle birleşebilir ve bir gül, bir güneş oluruz. Gül güneşin çiçeği, ışığını ondan alır, her sabah ona açar. Aşk mükemmel nezakettir; gözler onu filizlendirir, kalp olgunlaştırır.Gül kalbin ve tüm kainatın sırlarını saklar; en saf, en güzel ve kusursuz yer olan; cenneti ve aşkı ifade eder. Gül der ki; ‘Aşka uyan… Aşkın gücüne, ışığına uyan…’