Tanrı İndra Efsanesi
İndra, Hint mitolojisinin tanrılardan biri. Bir gün çamurlar içerisinde yatan domuzları görür ve domuzların bu pislikten nasıl mutlu olabildiğini merak eder. Diğer tanrılara da sorar fakat bir cevap alamaz. Bunun üzerine pislik içerisinde yaşayan bir domuzun bedenine girer ve aslında kendisinin bir tanrı olduğunu unutur. Domuz yaşamından mutludur hatta bir aile bile kurar. Onun bu halini gören diğer tanrılar yanına gelerek “İndra, sen tanrıların kralısın, neden buradasın?” diye sorarlar ama İndra bir tanrı olduğunu hatırlamadığı gibi domuz yaşamını bırakmak istemez. Bunun üzerine diğer tanrılar İndra’yı geri getirmek için bütün domuzları öldürürler. İndra bu duruma çok üzülür, eşi, çocukları, arkadaşları ölmüştür, yas içindedir. Daha sonra diğer tanrılar İndra’ın domuz bedenini parçalayarak o bedenden çıkmasını sağlar. İndra, kendi gerçek formuna kavuştuğu zaman ise bütün bu yaşananların kötü bir rüya olduğunu anımsar. Tanrıların kralı olan kendisi bir domuz bedeninde yaşar. Domuz yaşamının kendisi için tek yaşam biçimi olduğunu zannettiğini hatta bütün evrenin kendisi gibi domuz yaşamı sürmesini dilediğini hatırlar. Artık onun için bu üzerine güldüğü bir anıdır fakat yine de domuzların neden balçık içinde mutlu olduğunu hiçbir zaman anlayamaz. İndra’nın bu hikayesi bizlere insanın dış dünyada yani Maya’nın illüzyonu içerisinde kimliklerine tutunarak ilahi köklerini unuttuğunu anlatır.
7. yüzyıl tefsircisi Shankara’ya göre ise; “Mekana, zamana, objelere, şahıslara ve böyle şeylere ait rüyalar görebilirsin. Fakat onlar gerçek değildirler. Uyanık durumda, bu dünyayı tecrübe edersin, lakin bu tecrübe, cehaletinden doğar. O uzatılmış bir rüya görme durumudur, bundan dolayı gerçek değildir. Bu beden, bu organlar, bu hayat soluğu, bu ego duygusu da gerçek değildir. Bundan dolayı, ‘O sensin’ saf, mutluluk, ikincisi olmayan bir, ilahi Brahman, sensin.”
Platon’un Mağara Alegorisi
Diğer bir Maya örneği ise pek çoğumuzun daha önce üzerine okumalar yaptığı veya en azından ismini duyduğu mağara alegorisi. Platon’un mağara alegorisi karanlık bir mağaraya zincirlenmiş insanlardan bahseder. Doğdukları günden beri bu mağarada zincirli olan insanlar, mağaranın girişinden yansıyan nesneleri görürler sadece. Onlar için tek gerçeklik bu oluşan gölgelerden ibaret olur. Fakat bir gün bu insanlardan bir tanesi zincirlerinden kurtularak mağarayı terk eder ve yeni bir gerçeklikle tanışır. Bu gerçeklik, mağara duvarında izledikleri gölgelerin gerçek olmadığıdır. Bunun üzerine bunu paylaşmak için mağaraya geri döner fakat mağaradaki diğer arkadaşları farklı bir gerçeklik olabileceğine inanmazlar. Yaşamları boyunca tek bir gerçeklik içine hapsolmuş bu insanlara mağara dışındaki gerçekliği aktarabilmek ise imkansız olarak temsil edilir.