Sırat: Fas Çöllerinde Kaybolma Vakti

Geçen sene Cannes’da izlediğim 20 film arasında beni en çok çarpan film, Sırat. O kadar beklentisiz girip hasarlı bir şekilde çıkmıştım ki, o arada bir bünyeye yüklenen “SİNEMA BU” hissi beni keyiften dört köşe yapmıştı. Enteresan bir hikayesi var Sırat’ın. Arka planda üçüncü dünya savaşı gibi bir durum söz konusu. Biz sadece duyduklarımızdan hayal ediyoruz olanı biteni, görsel dünyası bu savaşa yaslanmıyor. Fas çöllerinde rave partilerinde başlıyoruz. Ana karakterimiz ise kızını arayan bir baba. İspanya’dan arabasıyla çıkıp gelmiş. Uzun süredir haber alamadığı kızını ararken hissettiği tüm çaresizliğe bizi de ortak ediyor. Yanında küçük oğlan ve ondan daha da ufak bir köpek var. Araçları çöl arazisine uygun değil. Yeterince yemekleri veya yakıtları yok. Yokluğun filmi yani Sırat. Fakat başlarken bize hissettirdikleriyle ikinci yarısında vadettikleri arasında öyle bir uçurum var ki, filmden en etkilenmeyecek insanın bile zihnine kendini kazıyacaktır.

Filmin yönetmeni Oliver Laxe’in, Müslümanlığa ve özellikle tasavvuf kavramına bakış açısı ortalama bir batılı yönetmenden biraz farklı. Bu noktadaki tanrı inancını, hatta Kabe’yi ziyaret eden Müslümanları dahi kendi hikayesindeki başka imgelerle yan yana getirmekten çekinmiyor. Bunu yönetmeni övmek için söylemiyorum ama ortalama bir batılı sanatçının oryantalist bakış açısına dair herhangi bir done yok filmde. Bu büyük bir istisna bence bu tip anlatılarda. Karakterlerini kurma şeklinden onların başına gelenleri seyircisine yansıtma şekline eşsiz bir bakış sergiliyor. Ses miksajı, kurgudaki dramatik dokunuşlar. Her şey bizi kaşıyor, izlerken konsantrasyonu kaybetmek asla mümkün olmuyor.









