Sokakları Deniz Olan Şehir: Venedik

“İşte yine karşısındaydı: insanı hayretler içinde bırakan rıhtım; Republica’nın, denizden gelenlerin saygılı bakışlarına sunduğu o göz alıcı, fantastik yapılar kompozisyonu; sarayın hafif görkemi; Ahlar Köprüsü; kıyıdaki aslanlı, evliyalı sütunlar, masal tapınağının büyük bir gösterişle yükselen yan cephesi; takın altından geçen yol; büyük saat! Bunları seyrederken Venedik’e karadan gelip istasyondan girmenin, bir saraya arka kapıdan dalmak anlamına geldiğini, şehirlerin en efsanevisine, şimdi kendisinin yaptığı gibi, ancak engin denizden vaporetto’yla gelinebileceğini düşündü.*” diye anlatır Thomas Mann, “Venedik’te Ölüm” isimli kısa öyküsünde Venedik ile ilk karşılaşmanın nasıl olması gerektiğini. Büyük ihtimalle haklıdır, denizden bodoslama girdiğinizde krallara layık bir şehrin, boyunuzdan büyük bir maceranın kenarında olduğunuza inanabilirsiniz.

Venedik’te Neler Yapılır?
Birbirine köprülerle bağlanmış onlarca adadan oluşan şehir, denizin ortasında, küçücük bir noktadan karayla bağlantısını saymazsak, yapayalnız, nemli ve soğuk kışın. Oysa ki, görenlerin yalancısıyız, yazın küçük, tatlı bir sahil kasabası havasına bürünüyor, tadından yenmiyormuş. Venedik’te geçirdiğimiz, iki tam günün ilkinde hırçın bir kedi gibi hırpaladı bizi zat-ı şahaneleri, aralıksız yağan yağmur, şemsiyelerimizi kıran rüzgar ve içimize işleyen soğukla imtihanımız, gece yarısı bitti. Ertesi gün, şımarık bir neşeyle uyanıp bacaklarımıza dolanarak kendisini sevmemizi istedi. Güneşin altında öyle güzel, öyle başka bir dünyaya ait bir mücevher ki Venedik, başka seçeneğimiz kalmadı, kalbimizi, her köşesine parçalarını gömmek suretiyle kendisinde bıraktık.











