Yukarıda bahsettiğim suya sabuna pek dokunmama durumu dışında beni asıl rahatsız eden dizinin dramatik yapısını oluşturan Çin-Amerika geriliminin oldukça irite bir şekilde konuya dahil edildiğini düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı zamanları Hitler Almanyası ve Japonya, soğuk savaş döneminde Sovyetler, en son da devletin resmi düşmanı ilan edilen Çin. Diğer olağan şüpheli düşmanların sinema perdesine hep en kötü, en acımasız olarak yansıtılmasına alışmıştık. Bunda da Çin’in hikayedeki konumu şaşırtmıyor. Hele kurgu gereği Amerika’nın Ay’a diktiği bayrağı ezerek üstünden geçmeleri üzerinden milliyetçi bir refleks kullanmaları bana oldukça çiğ geldiğini söyleyebilirim. Özellikle koronavirüs sürecinde Trump’ın konuşmalarında virüsü sürekli “Çin virüsü” olarak adlandırmasının ardındaki ırkçı tutuma hizmet ettiğini de kolaylıkla söyleyebilirim. Dizideki bu çatışma dramatik yapıya hizmet etmesinden çok kapitalizm ve yandaşı faşizmin en sıkıştığı anlarda ortak düşman yaratarak kenetlenme huyunun devamı niteliğinde bir ortamda komedinin eleştirel yönünü kullanmaktan çok kapitalizmin bu özelliğine hizmet ediyor olması oldukça üzücü.
Dizinin içeriği dışında oyunculuklardan da bahsetmek gerek. Steve Carrell’ın oyunculuğu her ne kadar önceki performansları ile kıyaslandığında pek parlak gözükmese de karakter derinliğinin çok iyi yazılmadığı ve dolayısıyla kendine bir performans alanı yaratamadığı görülüyor. Yine de dizinin yan karakterlerinin daha da yetersiz olduğunu göz önünde bulundurursak dizinin en parlak oyunculuğu yine Steve Carell’da diyebiliriz.
Sonuç olarak Office’in devamı gibi bir proje olmayacağının farkında olmamın yanı sıra uzun zamandır beklemekten iyice yükselen beklentilerimi yine de karşılayamayan bir dizi ile karşı karşıyayız maalesef. İkinci sezonu için nasıl gelişmeler yaşanır, yan karakterlerin diziye daha da dahil olmasıyla konu toparlanır mı bilmiyorum ama Steve Carell’a saygımdan yeni sezonu da çıktığı gibi izleyeceğimi biliyorum.