Takılı kaldığımız albümleri, bir kitabın sonuna gelmek için hiç bırakmadan heyecanla okumaya, ertesi gün buluşmak için can attığımız bir sevgiliye ya da havalar ısınır ısınmaz denizle buluşmaya benzetiyorum biraz. Daha çok dinlemek, dinlerken uyuyakalmak, ertesi gün rutine döndüğümüzde, hemen kulaklığı takıp o albümü açmak doyumsuz bir kendini bulma hali. Şanslı olanlar hikâyesiyle dinleniyor ya da size özel kendi yeni hikâyesini yazmak için tarifsiz bir alan yaratıyor. Bu vesile ile bir süredir takılı kaldığım, dinledikçe her şarkısında ayrı bir müzikal yolculuk yaşadığım, üzerine çok yazılıp çizilen ama kendi deneyimim, hissettiklerim ve edindiğim bilgiler ile güçlü bir ortaklığın eseri olan Sultan-ı Yegâh albümü için cümlelerimi hazırlıyorum. Yazıyı okuduktan sonra bir akşamüstü elinizde şarap kadehiniz ile göğe bakın; Nur Yoldaş’ın muhteşem sesiyle bezenmiş, “kendine has edebi kaleme sahip” şairlere ait sözlerin, “matematiği tüm bilim insanlarını kıskandıracak” besteler ile bir araya gelişinin harmonisini duyumsayın ve emeği geçen herkesin ruhuna birer saygı duruşu gerçekleştirin, dilerim.
Antakya sokaklarında, Eski Antakya’ya doğru yol aldığımız bir akşam… Yanımızdan bir araba geçiyor. Duymakla duymamak arası bir yerde bir melodi seçiyor kulağımız ve mırıldanmaya başlıyoruz, “Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın, sultan-ı yegâââhın…” Sözlerin eşssizliğinden bahsediyoruz. “Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının…” Bir şaire ait diyor yanımdaki ses: Attila İlhan. Mest oluyorum. Sanatın insan zihnini, ruhunu ve kalbini büyülediği o yerdeyim. Yıllardır mırıldandığım şarkının sözleri kime ait hiç bakmamışım, merak etmemişim, üzülüyorum. Öğrendiğim için ise içimde bir huzur, tarifsiz bir doyum. Mırıldanmaya devam ederken Eski Antakya’nın avlulu restoranlarından birine varıyoruz. Hayata dair derin bir sohbet, güzel mezeler ve anason kokusu… Taş duvarlar içinde bir Ekim akşamı. Şarkı değişiyor, bir melodi başlıyor, bir giriş ki yaylılar ile sakin ama derin, duygusal ve mistik. “Ne tesadüf, Sultan-ı Yegâh çalıyor” derken bambaşka bir şarkı olduğunu fark ediyoruz biraz sonra. Ama bu tınılar nasıl bu kadar benzer, aynı derinlik, aynı özel ruh, benzer bir dünyanın eş zamanlı hisleri. Küçük bir araştırma bizi Ergüder Yoldaş’ın diğer bestesine götürüyor, aynı albümdeki ikinci şarkı Mihrimah.
Peki nasıl oluyor da besteler tamamen farklı olsa da bir bestecinin iki farklı şarkısını aynı şarkı sanabiliyoruz, karıştırabiliyor ve zihinlerimizde yer eden o eş parçaları bütüne yayabiliyoruz? Bu zihnin bir oyunu mu yoksa üstün bir matematiksel zekânın çıktısı mı?