Süvari: Bir Hataylıdan Çay Bardağında Kahve Üzerine Notlar

“Kendimi mi öldürsem, yoksa bir fincan kahve mi içsem?” demiş ya Albert Camus. Hatay’a gelmiş olsaydı da şu sözünü “Kendimi mi öldürsem, yoksa bir süvari mi söylesem?” diye mıhlasaydı dünya yazın tarihine diye az geçirmedim içimden…

Evet konumuz süvari, yani çay bardağında kahve. Biz Hataylılar sabah kahvaltısında öğlen ne yiyeceğini konuşan; salçanın acısını, nar ekşisinin ne kadar kaynatıldığını ya da zeytinyağının zamanını uzun uzun tartışan, en güzel yayla çorbasının tuzlu yoğurttan yapıldığına inanan, çökelek salatasının dibine ekmekle banan, oruğu asla ara sıcaktan saymayan, tek bir öğünü yanına ayran ile orukla, nam-ı diğer içli köfte ile coşkuyla geçirebilen, canımız sıkıldıkça patlıcan oyan ve dolduran, incecik sarmalar saran, hafta sonları ne yesek diye düşünürken köşedeki humusçudan bir tabak humus yaptıran ve maaile ortaya konulan tek bir tabağa pideyle dalan, zahter mevsimini dört gözle bekleyen, ansızın misafir mi gelecek, hemen biberli ekmek içi yapıp aşağıdaki fırına “biberli ekmek attırdım, 10 dakikaya al gel” diyen, her daim sürk kokusunun mis gibi olduğunu savunan, kabağı kirece yatırıp çıtır çıtır kabak tatlıları yapan, evde bakır tepside künefe basmadıkça, o künefeyi kısık ateşte döndüre döndüre pişirmedikçe künefe yemekten zevk almayan, yedikçe mutlu olan, mutlu oldukça yiyen, midesine düşkün tatlı, komik, hoşgörülü insanlarız işte… E tabii bir de bu yemek sürecini dengeleyen, dedikodulara eşlik eden, mesai saatlerinde konsantrasyonu geri veren, hafta sonu sabah kahvelerinin baş mimarı süvariyi de unutmamamız lazım. Zaten konumuz süvariydi değil mi?










