Tekdüzeliğin Yorgunluğu: Kaçıp Gitmek İsteyen “Beyin”

Hani bazen oluyor ya… Evde oturuyorsun ya da iş yerinde ekrana bakarken bir anda aklına geliyor: “Keşke kendimi dahil her şeyi, tam da burada bırakıp gitsem.” O an valizimiz aslında yok, gidecek yerimiz belli değil, hatta gitmek kelimesi bile biraz belirsiz. Nasıl gideriz, nereye gideriz? Bir de içten içe biliyoruz ki bu his sadece şehirden, insanlardan, işten değil; bazen kendimizden de gitme isteği aslında. Peki neden “kendimiz” bazen bize ağır geliyor? Bahsedeceğim konuya en güzel örneği geçen hafta gittiğim Boğaz manzaralı bir restorantta baş garson olarak çalışan bir beyefendi verdi. Ben, “Her gün açık havadasınız ve müthiş bir manzaraya karşı çalışıyorsunuz. Vallahi kıskandım, eminim her gün kapalı bir ofiste olmaktan iyidir.” dedim. Onun ise cevabı “Hiç öyle olmuyor, bir süre sonra manzaraya da alışıyorsunuz, görmüyorsunuz bile.”

Tekdüzeliğin Yorgunluğu
Bu iki dakikalık sohbet beni hem üzdü hem de yalnız olmadığımı bilmek açısından sevindirdi, yalan söyleyemem. Sonra aklıma hedonik adaptasyon dediğimiz süreç geldi. Beyin, ne yazık ki en güzel manzaraya, en heyecanlı işe, hatta en büyük aşka bile zamanla alışıyor. İlk günlerdeki yoğun dopamin patlamaları yerini durağanlığa bırakıyor. Sonuç? Bir bakmışız ki hayat, Netflix’te hep aynı diziyi açmak ya da dönüp dolaşıp aynı kitabı okumak gibi bir hissiyat yaratmış. Bu da yaşamımızda monotonluk algısı oluşturarak daha farklı daha uyarıcı deneyimler arayışına iten bir tür içsel huzursuzluğa yol açmış. Sonra farkediyorsunuz ki meğerse sorun, ruhumuzda değil de bütün gün kafatasımızın içinde taşıdığımız beyindeymiş.











